23 Temmuz 2008 Çarşamba

Hancock: Kart Kahraman

Şimdi size 10 puanlık uzman sorusu: Hancock filmi ne üzerinedir?

A. Azmin ve çalışmanın başarmanın anahtarı olduğu
B. Aşkın gücünün dağları olduğu kadar çağları da deldiğini
C. İçkinin süper kahramanlara bile yaramadığını
D. Hep biri

Bunlardan birini bile seçtiyseniz yandınız. Zira Hancock bunların hiçbiriyle alakalı değil (soru şaşırtmacalıydı anlayacağınız). Filmde bunlara da değiniliyormuş gibi yapılıyor ama Hancock’un tek bir ana teması var, o da pazarlamanın gücü. Film başlangıcından itibaren Hancock’u sorunlu bir tip olarak resmediyor. Süper kahramanların cirit attığı çizgi roman dünyasında, DC’nin mükemmellikten uzak, daha “insan” süper kahramanlarını hatırlatıyor. Hatta adını da koyalım, bana biraz Guy Gardner’ın zencisi gibi geldi. İyi niyetli belki ama tabiri caizse g.tüyle dağları deviriyor. Arkasına da dönüp bakmıyor. İnsanları hayatlarını kurtaracak kadar çok, ama kendisinden korumayacak kadar az umursuyor. İnsanlar da bir süre sonra yaka silkiyorlar doğal olarak. İşte tam bu noktada, işleri pek de iyi gitmeyen bir halkla ilişkiler uzmanının hayatını kurtarıyor Hancock. Bu uzman da Hancock’a olan vefa borcunu imajını düzelterek, yani Hancock’u “pazarlayarak” ödemeye karar veriyor.

Hani derler ya reklâmın iyisi, kötüsü olmaz diye. Halkla ilişkiler uzmanımızın bu uğurda bulduğu ilk çare şu: “Önce yaptıklarının cezasını çek. Nasıl olsa suç oranı yükselir, seni kendi elleriyle çıkarırlar.” Tıpkı kapitalizmin aslında soğuk bir şey olup pazarlamayla sıcak olduğu imajını yaratması gibi, bu da son derece samimiyetsiz bir söylem. Halkla ilişkiler uzmanımız Ray Embrey’in de, Hancock’un da amaçları klasik tabirle “topluma olan borcu ödemek” değil çünkü. Burun sürtmek istiyorlar. Yine de bir noktada filmin hakkını yememek lazım. Film bunu “iyidir” veya “kötüdür” gibisinden bir yorumla göstermiyor. Sadece gösteriyor. İnsanlar da Hancock'un "hastası" olmuyorlar, yolda çevirip imzasını almaya başlamıyorlar zaten. Alkışlıyorlar. Hancock hapishanedeyken pazarlama olgusuna bir misyon daha eklendiğini görüp şok oluyoruz: Eğitim. Ray, Hancock’u “şöyle yap, insanlara şunu de” gibisinden tavsiyelerde bulunuyor. Pazarlanacak olan mal bir insan olunca, bu normal bir şey elbette. Anormal olan Hancock’un bunu özel hayatında da tatbik etmeye başlaması. İçkiyi usturuplu içmeye, sorumluluğunu bilmeye, hataları karşısında özür dilemeye başlaması. Oldukça magazinel olan bu yaklaşım, bende “hadi oradan, o kadar da saf değiliz” tepkisi uyandırdı.

Filmde Hancock üzerinden oynanan iki mizahi yaklaşım kartı var. Bunlardan ilki olan “bana serseri deme” olayı, biraz Geleceğe Dönüş’teki “tavuk” muhabbetini andırsa da yüzünüzde hafif de olsa bir tebessüm yaratmayı başarıyor. Diğer komedi unsuru olan polislere “aferin, iyi iş” deme olayı ise, Hancock’un genelde tutarlı çizilmiş karakterine yakışmamış. Hancock için sorumsuzdan patavatsıza, bencilden terbiyesize pek çok şey söyleyebilirsiniz ama kesinlikle salak değil. Haliyle salak olmayan bir karakteri salak konumuna düşürme üzerinden yapılan mizah da komik değil. Senaryonun minimalist yaklaşımı sadece mizahla da sınırlı değil aslında. Üzerinde düşünürseniz, aşk unsurundan heyecanlı sahnelere kadar hep kafanızda “bir şeyler daha eklenebilirdi” cümlesi dolanıp duruyor, ancak kesinlikle bir şeylerin eksik olduğu hissine de kapılmıyorsunuz. Bu durum belki klişelerden kaçmak için yapılmıştır ama aşk unsurundaki klişe oranı pek öyle yabana atılır gibi de değil. Bu arada aşk unsuru dedim de, filmin başlarında Charlize Theron’un boşanma imasında bulunması ama sonradan aile içerisinde böyle bir hava olmaması dikkatimi çekti ama biraz düşününce senaryo boşluğu gibi görünen bu şeyi filmin mantığı içerisinde bir yere oturtmayı başardım: Kadın ölümsüzse, yaşlanmıyorsa, bunun ortaya çıkmaması için belli aralıklarla eş değiştirmesi gerekiyor. Ölümsüz olduğunun kocası tarafından anlaşılması, bu zorunluluğu ortadan kaldırıyor. Yine de keşke sonrasında bu konuda birkaç kelam edilseydi diye düşünmeden edemiyor insan. Tabii bu gerçekten bir senaryo hatası veya atılmış bir sahnenin kalıntısı da olabilir. Ya da benim gözden kaçırdığım bir şey vardır. Bilemiyorum.

Filmdeki oyunculuklardan ve rejiden de biraz dem vurmazsak olmaz. Charlize Theron pek kendini göstermiyor. Zaten hem içerik, hem süre bakımından kendini gösterecek kadar bir rolü de yok. Fazlaca bir oyun gücü gerektirmese de, Ray Embrey rolündeki Jason Bateman görevini yapıyor. Will Smith’tense övgüyle bahsetmemek olmaz. Karakterini son derece iyi yansıttığını ve filmde parladığını düşünüyorum. Önce sevdiğim (Fresh Prince of Bel Air), sonra nefret ettiğim (bir sürü zıpır aksiyon filmi), sonra tekrar sevdiğim (Ali ve yakın dönem filmleri) bir oyuncu olarak Hancock’un dışlanmışlığını, çelişkilerini, düşünce yapısını gayet iyi yansıttığını düşünüyorum. Aktörlükten gelen yönetmenimiz Peter Berg’se özellikle filmin final sekansında hünerini ve kıvrak zekâsını konuşturuyor. Açıkçası finali, filmin en güzel yeri ve “iyi ki bu filme gitmişim” fikrini oluşturmada en yüksek paya sahip. Asgari bir replik düzeyiyle, aksiyona, güzel seçilmiş planlara ve mimiklere dayanarak sizi ziyadesiyle tatmin ediyor. Merak ediyorsanız söyleyeyim, film boyunca yakanızı bırakmayan “şu da eklenebilirdi” fikri, final boyunca da peşinizi bırakmıyor ama eklenmediği daha bile güzel olmuş.

Özetlersek, aksayan yönlerinin senaryodan kaynaklandığını düşündüğüm, izlemeye değer bir film Hancock. Ortalamanın üzerinde, birkaç talihsiz yer hariç zekânıza hakaret etmeyen, Will Smith’in oyunculuğuyla ön plana çıkan, söylemine katılmadığım ama sinemada ucuz kahramanlık edebiyatının ayyuka çıktığı şu günlerde az biraz orijinal bir fikre sahip olan bir film. Tavsiye edilir.

1 yorum:

İsmail dedi ki...

Dostum, yazılarına hayran kaldığımı söylemeliyim. 3 saat oturup hepsini okudum. Gerçekten ilginç ve çok akıllıca yazılar, yorumlar, benzetmeler, örneklemeler.
Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.