22 Şubat 2009 Pazar

Ütopya İhlâli

Birinci Bölüm: Ütopya

20 yılda çok yol kat ettik. Birbirinden kötü olaylar yaşamamıza rağmen üstelik. Geldiğimiz nokta bir ütopya bile sayılabilir. Affedersiniz, kendimi tanıtmadım. Adım-- Adımın bir önemi yok. Olayların geçtiği mekânların adlarının bir önemi olmadığı gibi. Zaten mekânların, şehirlerin isimleri de son 20 yılda yaşanan değişimlerden nasibini aldı. Bilmeniz gereken iki şey var: Ben bir dedektifim ve ölüyüm. Hayattan hiçbir beklentisi kalmayan, teselliyi kafa bulandıran bazı maddelerde arayan, yaşayan bir ölü gelmesin aklınıza. Gerçekten, bedenen ölüyüm. Parçalanan vücudumdan geriye kalanlar, toprağın iki metre altında gömülü. Yaşarken hiçbir dine inanmadığım için de ruhumun nerede olduğunu bilemeyeceğim.

Ne diyorduk? Yıl 2027. Öyle arabaların havalarda uçtuğu, uzay gemilerinin spor arabalara benzediği bir gelecek düşünmeyin. Üçüncü büyük savaşın vurduğu talihsiz birkaç mekân haricinde, görsel açıdan çok da farklı değil 20 yıl sonrasının dünyası. Biraz daha yeşil, biraz daha temiz sadece. Para olmadığı için yoksulluk da yok. Herkesin birbirine yardım ettiği, sınırların olmadığı, bilimsel gelişmelerin arkasında askerî teknolojinin değil, yaşam standartlarını arttırma güdülerinin olduğu, insanlığın sadece ileriye gitmek için çalıştığı, ideale yakın bir dünya. Böyle olacağını tahmin edemezdiniz, değil mi? Biz de, bu cennette yaşayanlar olarak, buna sebep olan kötü olayları tahmin edememiştik.

Üçüncü Dünya Savaşı, Orta Doğu'dan çıktı. Bunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Tek kutuplu dünyanın getirdiği kargaşa, başta petrol olmak üzere enerji kaynaklarının azalması üzerine büyük gerilimlere yol açtı. ABD'nin, büyük petrol kaynaklarını hızla büyüyen, buna bağlı olarak petrol ihtiyacı hızla artan Çin'in önünü kesmek istediği için kontrol altına alma çabası, Çin'in bunu önlemek üzere harekete geçmesi, iki ateş arasında kalan Orta Doğu. Kendi içinde komünist olmasına rağmen uluslar arası arenada kapitalizmin kurallarını sonuna kadar tatbik eden Çin, ABD'yi kendi oyununda yenince iş güç kullanmaya dönüştü.

Savaş başladığında Avrupa, Fransa ve Almanya itiraz ediyormuş gibi görünmesine rağmen, eksiksiz bir şekilde Amerika'nın yanında yer aldı. Çin'in yanındakiler de güçlü ülkelerdi. Kuzey Kore, Hindistan, Pakistan gibi ülkeler, bir kısmı kendiliğinden, bir kısmı da Çin o kadar yakın, Amerika o kadar uzakken Çin'e karşı çıkmayı göz alamadıklarından Amerika'ya karşı saf tuttular. Savaş dalgası gittikçe yayıldı. Başlangıçta tarafsızlıklarını korumaya çalışan Orta Doğu ülkeleri, nükleer silahları olan İsrail'in de Amerika'nın yanında savaşa dâhil olması üzerine taraf seçmek zorunda kaldılar.

Bütün bunlar olurken iblis, kölelerinin bedenlerinin oluşturduğu yüksek bir yığının tepesindeki tahtta oturuyordu. Dinî mitolojiler, Tanrı'yı gökyüzünde, Şeytan'ı ise yerin altında betimler. Ancak Şeytan da Dünya'ya tepeden bakıyordu aslında. Hatta insanlara asıl tepeden bakan oydu bile diyebiliriz. Gelişmeleri büyük bir keyifle izliyordu. Binlerce yıldır küçük telkinlerle yönünü hafif hafif şaşırttığı insanlık üzerinde en büyük zaferini kazanmak üzereydi. Zira birkaç gün içinde işler daha da karışacaktı.

İlk nükleer füze, tercih hakkını Çin'den yana kullanan İran'a atıldı. Müslüman bir ülkenin, komünist bir ülkenin yanında yer almasına şaşırmaya fırsat bile bulamadı kimse. İşte ne olduysa, ondan sonra oldu. Kitleler, radyoaktif rüzgârların estiği Tahran'ın görüntülerini izler izlemez ayağa kalktılar. Her ülkede, giderek artan şiddette savaş karşıtı gösteriler başladı. Kitlesel iletişim araçlarının devlet kaynaklı telkinleri de bir işe yaramıyordu. Sivil bir hedefin, üstelik nükleer silahla vurulması çevreci örgütlerden duyarlı insanlara kadar herkesi ayağa kaldırdı. Dünya'nın en büyük ordusu olan, uyuyan dev kamuoyu uyandırılmıştı. Hemen her yerde savaşı destekleyen politikacılar iktidardan indirildiler. Dalga o kadar hızlı bir şekilde ve o kadar geniş bir alana yayıldı ki, savaş başladıktan iki sene sonra, hızlı bir şekilde sona erdi. Sonra gelişmelerin, olgunlaşmanın çağı geldi. Üçüncü Dünya Savaşı'ndan Birinci Dünya Barışı doğmuştu.

Bütün bunları neden anlattım? Bunların katlimle olan ilişkisini anlayabilmeniz için. Yaşadığım dünyayı ve buna yol açan ortamı bilmeniz gerekiyor çünkü. 2012 yılında para ortadan kalktı. Tüm dünya kamuoyunun birlikte savaşı önlemesi, başka şeylerin de önünü açtı. Farklılıkların hoş görüldüğü, gitgide birbirine yaklaşan Dünya halkları. Eğitim ideolojileri ve resmî söylemler, yeni gelişmeler ışığında yeniden inşa edildi. 2020 yılında bu yakınlaşma o kadar ileri noktalara vardı ki, pasaport, vize gibi şeylerin ortadan kaldırılması, pratikte sınırların da ortadan kalkmasına sebep oldu. Bunlar mantıksız gelebilir size. Zaten bu sinerjinin nasıl bir şey olduğuna inanabilmeniz için görmeniz lazım.

İşte böyle bir ortamda Dünya'ya indi Şeytan. Binlerce yıldır sistematik bir şekilde uyanıkların, güçlülerin kazandığı, adaletin var olmadığı, günahkârların hüküm sürdüğü düzen, Şeytan'ın bugüne kadar insanlığa telkin ettiği her şey 20 yıl içinde yıkılınca, kendi el atmaya karar verdi. Amacı, bugüne kadar tek günah işlememiş insanları bulup öldürmek, gözdağı vermekti. Bu şekilde insanlığa bir mesaj göndermeye filan çalışıyordu herhalde. Paniğe kapılmış bir iblis.

Ben günahsız değildim belki ama, Şeytan'ın son kurbanı olmaktan kaçamadım.


İkinci Bölüm: Bizans Ateşi


Nepal'de tipi vardı. Zifir karanlık, bir alev topunun ışığıyla aydınlandı. Ateşten oluşan küre, çevresindeki karları anında buharlaştırıyordu. Kıpkırmızı bir alevin peşi sıra gelen simsiyah bir duman. İnsanların kullandığı hiçbir cihazın tespit edemeyeceği, saatte 3600 km hızla ilerleyen kütle, yere yaklaştıkça yavaşladı ve Everest'in tepesine kondu. Ayakları yere değer değmez, arkasında bir yerlere X şeklini oluşturacak şekilde iki ayrı yıldırım düştü. Gözleri, ilk kurbanı için ufku taramaya başladı.

Kırılan cam, ezilen metal, asfalt üzerinde sürüklenen lastikler ve çığlıklar. Bu dört ses, bugün bir sualtı arkeologu ve hayırsever olan Jacques DeLecroix'nın hayatını değiştirdi. Bundan 18 yıl önce tam bir zevk düşkünüydü. Paranın tedavülden kaldırılmasından altı ay kadar önceydi. Jacques, pek çok ünlü ve prestijli şirketin sponsor olduğu bir araştırma ekibinin başındaydı. O güne kadar bir sürü büyük kalıntıya dalmış, buldukları Jacques'ı zengin etmişti. Diğer araştırmacılardan farkının su altında koku alma yeteneği olduğunu söyleyecek ve kendini “arkeolojinin köpekbalığı” olarak niteleyecek kadar da küstah ve kendini beğenmişti. Başarısının payesini asla paylaşmamasına rağmen ekibi, prestiji sayesinde en iyilerden oluşuyordu. Araştırmalardan arda kalan zamanlarda da zevk düşkünlüğünü tatmin etmeye çalışıyordu. Seks, alkol, uyuşturucu, irili ufaklı sapkınlıklar. Şimdi düşünüyorum da, İblis bu kadar günahkâr birinden ne istemişti acaba? Eşiyle kızını trafik kazasında kaybettikten sonra yaptıkları gerçekten bunları telafi etmiş olabilir miydi? Trafik kazası kurbanlarına, öksüz ve yetimlere, çocuklarını kaybetmiş ailelere yardım amacıyla parasını kendi cebinden karşıladığı o kadar çok dernek kurmuştu ki, altı ay içerisinde tüm servetini tüketme noktasına gelmişti. Onu kurtaran şey, ekonomik sistemin tümden değişmesi olmuştu.

Olay mahalli”ne giderken kafamdan geçenler bunlardı. Denizin altında belli koordinatları olan bir yere ne kadar “olay mahalli” denebilirse artık. Bununla gurur duymuyorum ama kafamdan sürekli absürt düşünceler geçiyordu. Mesela cesetlerin etrafına konan ve hangi pozisyonda durduğunu gösteren beyaz şeritleri nasıl çekecektik? Ne de olsa su altında yanarak ölmeyi “başaran” ilk insandı Jacques Bey. Bunu zevk düşkünlüğü günlerine dayanan “Ateşli Jacques” esprileri izledi. Hakkımda kötü düşünmeyin. Ölüm şekli absürt olunca, aklınıza gelenler de öyle oluyor. Ne yapayım, ben de insanım. Daha doğrusu o zamanlar insandım.

Evet, su altında yanmak. Kafamı kurcalayan, vakayı almamı sağlayan şey de bu soru olmuştu zaten. Aslında tatile çıkmayı planlıyordum. Daha doğrusu çevremi saran cesetlerden o kadar sıkılmıştım ki işi bırakmayı planlıyordum da âmirimin bana vereceği cevabı biliyordum. Kalın, boğuk sesiyle “Gerilmişsin sen. Biraz dinlen, sonra yine konuşalım” diyecekti. Bu sefer diretecektim ama. Hatta âmirim telefon ettiğinde istifa mektubumu yazıyordum. Vakayı da almak istemedim ilk başta. Ne zaman ki bana vakanın “olağan üstü” doğasından bahsetti, midemden başlayıp yukarı doğru çıkan, boğazımda düğümlenen eşsiz bir merak duygusu, gizemi çözme isteği kapladı içimi. Engel tanımayan, en son acemilik günlerimde hissettiğim bir şeydi bu. Kendime mâni olamadım.

Evet, bunları düşünmek kafamda bir ölüyle dalga geçmekten daha iyiydi. Hatta şu raddede en güzeli hiçbir şey düşünmemekti. Sahil güvenliğin bize tahsis ettiği tekne son sürat yol alıyordu. Sanki deniz yüzeyinde bembeyaz köpüklerden oluşan bir yara açılıyormuş gibiydi, çünkü çevreciler yüzünden denizin yüzeyinden belli bir yükseklikte giden tekneler kullanıyorduk artık. Bu tekneler, suyun üzerinde kanatları sayesinde duruyorlardı. İtiş gücü içinse yakıt olarak hidrojen kullanan ve jet motoru mantığıyla çalışan bir motor kullanıyordu. Uçaklarla gemilerin bir melezi gibiydi. Gemi pervanelerinin balıklara zarar verdiği, hatta çıldırttığı tespit edildiği için böyle bir teknoloji geliştirilmişti. Tam olarak geliştirmek değildi tabii. Farklı alanlarda kullanılan birkaç teknoloji, yıllardır var olan hidrofoillere benzeyen bir yapıda bir araya getirilmişti. Gemi, yüksek süratte seyrettiği için kanatların üzerinde yükseliyor, böylece suyla teması asgariye iniyordu. Sadece yanaşma manevraları için pervaneler kullanılıyordu. Onlar da hem küçüktü, hem de özel akustik yapıları sayesinde çıkardıkları ses asgariye indirilmişti.

Güverteden denizi seyretmeye koyuldum. Teknenin hızından oluşan rüzgâr saçlarımı uçuşturuyordu. Sanki tekne, uçsuz bucaksız okyanusla bir iddiaya girmiş, ne pahasına olursa olsun maviliğin sınırına ulaşmaya çalışıyordu. Denizden yükselen iyot kokusu, vücudumda solunumla ilgili ne kadar kanal varsa dezenfekte ediyor gibiydi. Maviliği sekteye uğratan tek şey, arada bir göründükleri hızla kaybolan, o kısacık sürede de seyrine doyum olmayan eşsiz güzelliklerini cömertçe sergileyen irili ufaklı tropikal adalardı. Türkuaz sahillerinin hemen gerisinde palmiyeler olan, ortasındaki dimdik tepeden aşağı şelaleler dökülen cennet gibi bir adanın hemen dibinden, ev sahipliği yaptığı envai çeşit canlının bize kadar gelen seslerinin de içinden geçtikten yarım saat kadar sonra ufukta gördüğümüz şey, dört saattir gördüğümüz insan yapısı tek şeydi. Önceleri ufukta küçücük bir noktaydı. O kadar kısa sürede yanına gittik ki, sanki gemi yaklaşmıyordu da biz küçülüyorduk. Bir anda Harikalar Diyarı'nda bir büyüyüp bir küçülen Alice'in neler hissettiğini çok iyi anladım. Bu göz yanılsaması, uçsuz mavilikte araştırma gemisinin devasa boyutlarını kıyaslayabileceğimiz bir şey olmaması ve bizim teknemizin eşsiz hızından kaynaklanıyordu. Zaman tuttum. Ufukta göründüğünden dört buçuk dakika sonra gemiye tırmanıyorduk.

Gemi mürettebatının soruşturmaya pek yardımı olmadı. Jacques, prosedürleri hiçe saymış, aşağı tek başına inmişti. Yerel polisler kömürleşmiş cesedi çıkarmışlardı ama Jacques'ın derinlerde daha hızlı hareket edebilmek için kullandığı, “Denizatı” adı verilen cihazı bulamamışlardı. Tutunup sizi çekmesine izin verdiğiniz, rahatlıkla yönlendirebildiğiniz bu cihaz sayesinde suyun altında hareket etmek, derinlere inip yüzeye çıkmak son derece kolaydı. Yeni geliştirilen dalgıç kıyafetleri suyun derinlerdeki basıncını azaltıyordu. Artık hantal tüpler yoktu. Burna takılan küçücük cihazdaki özel gaz bileşimi sayesinde vurgun ihtimali neredeyse sıfıra inmiş, yavaşça yüzeye çıkmak ve basınç odaları tarihe karışmış, saatlerce su altında kalmak mümkün olmuştu. Yeni teknolojiler en çok inci toplayıcılarının ve su altı araştırmacılarının işine yaramıştı. Denizatıyla dibe iniliyor, bazen palet takıp yüzülüyor, bazen de ağırlık bağlanıp dipte yürünüyordu. En azından mürettebat bana yaptıkları işi ve Denizatı'nın ne olduğunu böyle anlatmıştı. Üçüncü Dünya Savaşı'nda batan bir uçak gemisi buldukları ve dalmaya hazırlandıklarını öğrendim. Buraya geleli bir hafta kadar olmuş ancak olumsuz hava koşulları yüzünden dalışı sürekli ertelemek zorunda kalmışlardı. Ölümünden bir gün önce Jacques garip davranmaya başlamıştı. Daha ürkekti. Ateist olmasına rağmen gün boyunca dinî konulardan bahsetmişti. Bir de çenesinin altında, sol tarafta yara bantlarıyla tutturulmuş bir gazlı bez vardı. Soranlara tıraş olurken kestiğini, iltihaplandığını söylemişti ama hem bir jilet kesiği için fazla büyük bir yeri kaplıyordu, hem de bir gün önce hiçbir şeyi yoktu. Jacques'ın dalmaya gittiğini ertesi sabah kalktıklarında fark etmişlerdi. Bütün gemiyi aramışlar, sonra üzerine zimmetli dalgıç kıyafetlerinden birinin ve Denizatı'nın da ortalıkta olmadığını fark etmişlerdi. Dalmadan önce çenesindeki gazlı bezi çıkarmıştı. Odasındaki çöpte buldum. Bezin üzerindeki sarı leke, iltihap beyanatını destekler nitelikteydi ama o kadar kısa bir sürede bütün bezi kaplayacak kadar cerahat üretebilir miydi vücut? Analiz için laboratuvara göndermeye karar verdim.

Edindiğim bir diğer bilgiyse, tüm Denizatı modellerinde, dalgıcın yerini belirleyen bir GPS sinyali bulunduğuydu. Oldukça güçlü olan bu sinyalin konmasının sebebi, suyun altında hızlı hareket etme yeteneğinin kaybolma vakalarını arttırmış olmasıymış. Tecrübeli mürettebat, bu sinyali bulmuş, Jacques'ı geri getirmeye hazırlanıyormuş ki olanlar olmuş. Önce garip bir ses duyulmuş. Sonra suyun altından geçen devasa bir şey gemiye çarpmış sanki. İlk seferinden beri geminin kaptanı olan Emile, geminin o güne kadar öyle sallanmamış olduğunu söyledi. Sallanmakla da kalmamış, biraz sürüklenmiş. Ayrıca geminin yüz metre kadar açığında, sanki suyun altında bir şey patlamış gibi suların bir sütun oluşturduğunu görmüş. Hemen dürbünü alıp bakmış. Ondan sonra olanları, kaptanın sözleriyle aktarıyorum: “Üçüncü Dünya Savaşı'nda da bulundum. Teknoloji harikası, hiçbir şekilde tespit edilemeyen mayınlara çarpan gemiler gördüm. Suyun altında patlayan bombalar gördüm. Uzaktan gerçekten bir bomba patlamış gibiydi ama dürbünü alıp baktığımda öyle olmadığını gördüm. Dümdüz bir sütundu. Mermerden yapılmış gibi pürüzsüzdü ama ham maddesi suydu. Bir süre ayakta kaldıktan sonra yıkıldı. Sanki yağmur yağıyormuş gibiydi. Sütunun ucunu göremedim. Aynı anda Denizatı'ndan gelen GPS sinyali de kesildi. Yön bilgisayarı, hemen uydu bilgilerinden faydalanarak gemiyi sürüklenmeden önceki konumuna getirdi. Ceset, sütunun oluştuğu yerin hemen altında bulundu.”

Tuhaf şeyler oluyordu. Yine de hepsine uygun bir teori üretmek mümkündü. Bu teorileri doğrulamak için gemideki jeologla konuşmam gerekiyordu. Teorilerimden biri suyun altında gerçekleşen bir yanardağ patlamasıydı. Jacques dip yürüyüşü yaparken bir şekilde lavların arasında kalmıştı. Pek yüksek bir ihtimal değildi. Yanardağ patlamalarında sadece lavlar açığa çıkmazdı. Cesedi çıkaran dalgıçlar mutlaka diğer etkileri fark ederlerdi. Diğer ve akla daha yatkın bulduğum teorimse suyun altında oluşan bir deprem ve yer kabuğunun ince bir yerinden açığa çıkan lavları içeriyordu. Bu, bir püskürmeden ziyade sızıntı olduğundan yanardağ patlamalarında genellikle görülen kükürt salınımı gibi şeyler olmaz, dolayısıyla deniz dibinde cesedi çıkaran dalgıçların fark edeceği kimyasal değişiklikler meydana gelmezdi. Suyun soğukluğu, lavların hemen katılaşıp çatlağı kapatmasına sebep olurdu. Akıntı, cesedi söz konusu çatlağın kenarından görülemeyeceği mesafelere taşıyabilirdi. Depremle birlikte kırılan tektonik plakaların arasında kalan gaz açığa çıkınca sudan sütun oluşmuş olabilirdi.

Ben bunları düşünürken Jacques'ın Denizatı'nın bulunduğu haberi geldi. Cihaz hasarsızdı ama enerjisi tamamen boşalmıştı. Araştırma ekibinin, bulgularını belgelemek için tüm Denizatı cihazlarına kameralar taktığını öğrenince neredeyse bayram edecektim. Üstelik bu kayıt, yine uydudan gelen bir zaman kodu bilgisiyle alınıyordu. Teorilerimin doğruluğunu hemen öğrenebilecektim böylece. Gemideki jeologla konuşur, sonra bir rasathaneden bölgede su altı depremi olup olmadığını, olduysa saatlerini öğrenirdim. Kısacası kendimi düşünce sistemimin doğruluğuna o kadar inandırmıştım ki, jeologla konuşmayı formalite olarak görüyor, gizem karşısındaki zaferimi kutlamaya hazırlanıyordum. O yüzden gördüğüm şey karşısında yaşadığım şoku tahmin edersiniz herhalde. Video, Jacques'ın suya atlamadan önce Denizatı'nın burnunu kendisine çevirip “Böyle yaşayamam, sebebini öğrenmezsem yaşayamam. Geri dönemesem de bu bir intihar değil, araştırma gezisidir. Denizatı'nın kamerası bütün araştırmayı belgeleyecek” demesiyle başlıyordu. Hemen arkasından suya atlıyordu Jacques. Denizatı'nın gerçekten hızlı bir cihaz olduğu ve dalgıçların işlerini çok kolaylaştırdığı video'dan anlaşılan bir şeydi. 100 metrelik derinliğe inmesi bir dakika kadar sürmüştü en fazla. Jacques, dibe vardıktan sonra Denizatı'nı bırakmış, ağırlıklarını takıp dip yürüyüşüne başlamıştı. Denizatı'nın kamerasının baktığı yöne doğru ilerliyordu. Henüz birkaç adım atmıştı ki durdu. Korkudan donmuş gibiydi. Bir kukla gibi dizlerinin üzerine çöktüğünde neden donup kaldığını gördük. Derinliğin karanlığının ortasında bir ışık vardı. Önce küçüktü ama büyük bir hızla büyüdü ve parlaklığı arttı. Parlaklığın tam ortasındaysa insansı bir figür vardı. Figür kollarını açtı ve muazzam bir gücü serbest bıraktı. Kayıt, o güç dalgasının önce Jacques, hemen arkasındansa Denizatı'na çarptığı noktada son buluyordu.

Odada çıt çıkmıyordu. Hiçbirimiz gördüklerimize anlam veremiyorduk. Hepimizin ağzı açık kalmıştı. Şaşkınlığın etkisi biraz geçince ekrandaki son zaman koduyla geminin yön bilgisayarının sürüklenmeyi düzelttiği anın bilgisini karşılaştırdım. İkisi hemen hemen aynıydı. Neler oluyordu böyle?


Üçüncü Bölüm: Alev Kapanı


İblis, Everest’in en yüksek noktasında durmuş, ufku tarıyordu. İnsan gözünün göremediği mesafeleri görebildiği belliydi. Bir önceki kurbanının yüzündeki korku dolu ifade çok hoşuna gitmişti. Yeni kurbanını arıyordu. Buldu. Ellerini beline koydu. Arkasında bir yere çapraz, X şeklinde yıldırım düştü. İblis harekete geçti.

Türk rakısının üzerine içilen Türk kahvesi. Zeplinle Cebelitarık’tan Akdeniz’e girerken, Türkiye’nin sadece bu iki şeyini özlediğimi düşünüyordum. Ah, evet. Zeplinler. Hava kirliliğinde otomobillerden daha büyük paya sahip oldukları ortaya çıktığından uçaklar yerine zeplinler kullanıyorduk artık. Gerçi 1930’larda kullanılanlarla pek ortak yönleri yoktu. Çok daha aerodinamiktiler, çok daha zor yanıyorlardı ve verimli itiş sistemleri sayesinde daha hızlı gidiyorlardı. Takriben sizin zamanınızdaki uçakların dörtte üçü kadar hızlılar. Gaz haznesinin üst kısmı güneş enerjisi topluyor. Enerjinin bir kısmı da seyir halindeyken rüzgârdan elde ediliyor. Tek sorun, kapasitelerinin uçaklar kadar geniş olmaması. O yüzden zeplin trafiği aşırı derecede artma eğilimi gösterdi. Şimdi bu duruma çare aranıyor.

İstanbul’u pek sevmezdim. Ama olayın bilgisi polis ağına düştüğü an yine o meslekî heyecanı duymaya başladım. Bunun da suyun altında yanan adamla alakası olabilir miydi? Detayları okudukça merakım da arttı. Havanın bile girmesinin mümkün olmadığı bir mekâna kapandıktan sonra ölen bir insan. Kendime hâkim olamayıp yola çıkmıştım. Varmamıza daha 4 saat vardı. Kahvemden bir yudum daha aldım ve önümdeki dosyaya eklenen son bilgilere bakmaya başladım. Yeni veriler sürekli polis ağına gönderiliyor, oradan da önümdeki kâğıt inceliğindeki ekrana aktarılıyordu. Verimli bir sistemdi. Tıpkı Jacques DeLecroix olayında olduğu gibi, kendini kitlelerin iyiliğine adamış bir insan daha. Ahmet Mukaddes. Böyle soyadı olan birinin, “soyadıyla müsemma” şeklinde anılması güzel bir şey olmalıydı. Türkiye, 3. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce İslamcı politikacıların mutlak zaferine şahit olmuştu. Avrupa ve Amerika’nın sömürgecilik hayalleriyle desteklediği bu politikacılar orduyu tasfiye etmiş, komutanlık kademelerine kendi yandaşlarını getirmişti. İslamofaşist hükumet bir yandan karşıtlarını yok ederken, diğer yandan dezenformasyon ve misinformasyon sayesinde zaten tepkisiz olan bir halkı uyutmuş, bu esnada da batılı ülkelere istedikleri her türlü tavizi vermişlerdi. Ahmet Mukaddes, işte böyle bir ortamda mürit değil, birey yetiştiren okullar açmış, bu uğurda ailesini ve neredeyse servetinin tamamını kaybetmişti ama ayakta kalmayı başarmıştı. Faşistlere karşı gelmeye cesaret eden bir kısım aydın, Mukaddes’in etrafında toplanıp ona yardımcı olarak vakit kazandırmışlardı. 3. Dünya Savaşı başladığında da İslamcı hükümet, ülkeyi uydusu olduğu batılı ülkelerin yanında tereddüt etmeden savaşa sokmuştu. Savaşa karşı yayılan sivil toplum hareketleri kısa bir süre sonra Türkiye’ye de ulaştı ve özellikle Tahran’a atılan nükleer bombadan sonra iyice güçlendi. Türkler, benzeri bir akıbete kurban gitmek istemiyorlardı. Bu da İslamcı hükumetin sonu oldu. Çoğunluğunu Mukaddes’in okullarından çıkan yeni nesil aydınlar, işte böyle bir ortamda ülkeyi sırtlayarak Türkiye’yi yeni dünya düzeni içerisinde iyi bir yere oturtmayı ve ülkeyi sakin sulara çekmeyi başardılar. Tabii ben buradan gittikten sonra.

İstanbul, polis olduktan sonra atandığım ilk yerdi. Türkler yeni entegrasyona, sınırların kalkmasına onay vermiyor, her yerde olaylar çıkarıyorlardı. Polisler de bunlara göz yumuyor, ilerleme yanlısı siyasi hareketi zor durumda bırakıyorlardı. İlk ortağım Necdet adında bir Türk’tü. O da göz yumuyordu göstericilere. Necdet’i bu yüzden şikâyet etmiştim ama kimi kime şikâyet ediyorsun? Beni orada barındırmadılar. Bugün, geç de olsa anlıyorum ki Necdet, pek çok polisin aksine milliyetçi ideolojiye sahip, olaylara göz yummayı isteyen biri değildi ama rengini belli etmeyecek kadar da uyanık adamdı. Bu uyanıklığı, kısa zamanda yükselmesini sağladı. Bugün başkomiser olmuştu. Arz ettiği önem yüzünden, vakayla bizzat ilgileniyordu. Bu da İstanbul’a gittiğimde onunla muhatap olacağımı gösteriyordu. Pek dört gözle beklediğim bir karşılaşma değildi. Bunlar aklıma geldiğinde iyice içim sıkıldı. Zaten bu düşüncelere dalınca kâğıt ekrana da boş boş bakmaya başlamıştım. Dokunmatik ekrandan kapatma komutu verdim. Koltuğumu yatırdım, görevliden zeplin yanaşmadan 1 saat önce uyandırmasını rica ettim ve içtiğim onca Türk kahvesine rağmen Akdeniz’in üzerindeyken gözlerimi kapayıp uykuya daldım.

Uyumak iyi gelmişti. Ağa gönderilen son bilgileri o bir saat içerisinde hatmettim. Dinç bir şekilde Yeşilköy’e indiğimde kimsenin beni karşılamaya gelmediğini fark ettim. Sadece şarjı tam elektrikli bir araba ayrılmıştı adıma. Bir de not. Hemen olay mahalline gitmem isteniyordu. Necdet Bey beni karşılamaya gelmediğine göre, nereye gittiğime de karışamazdı. Aslında polisin orada yaptığı çalışmaları ve sonuçlarını rahatlıkla öğrenebilirdim ama kendi soruşturmamı yürütmek istiyordum. İçgüdülerim alarmdaydı zaten. İstikamet Kuzguncuk.

Yalının girişinde öyle büyük bir Atatürk resmi vardı ve öyle etkileyici bakıyordu ki, ister istemez şapkanızı çıkarmak zorunda kalıyordunuz. Manzara çok güzeldi. Tuzlu su kokusu, denize uzanan bahçesinin üzerinden aşıp yalının en küçük noktasına kadar nüfuz ediyordu. Yalı batıya doğru baktığından akşamların çok güzel olacağından, günbatımının seyrine doyum olmayacağından emindim. Burası benim evim olsa, bu manzara beni alkolik ederdi herhalde. Eski Havana’da İspanyol döneminden kalma evimin belki tarihi değeri vardı ama bunun yanında ağlardı resmen. Bu düşüncelerimden yumuşak tonlu bir “hoş geldiniz” cümlesiyle sıyrıldım. Karşımdaki Ahmet Mukaddes’in kızıydı. Ona kendi soruşturmamı yürüttüğümü, bunun araştırdığım başka bir olayla alakası olabileceğini söyledim. Türkçe’yi unutmamış olmak beni biraz şaşırtmadı desem yalan olur. 12 yıldır tek kelime konuşmamıştım zira. Polislerin böyle durumlarda sıkça söyledikleri bir yalan vardır. “Son 24 saatin sizin için zor geçtiğini biliyorum ve buna saygı duyuyorum ama lütfen olanları bir kez de bana anlatın”. Anlayış, saygı filan hikâye. Böyle bir şey diyen polisin kafasında olayı çözme hırsından başka bir şey yoktur. Benim de yoktu. Esra Mukaddes anlatmaya başladı. Kendisi yalının alt katında, babası üst katında kalıyormuş. Ahmet Bey erken yatarmış. Yine aynı şeyi yapmış. Esra Hanım da yattıktan yarım saat sonra, 01.30 sularında bir çığlık duymuş. Odasının kapısını aralamış ama babasının çığlığı üzerine evin içine koşan iki koruması Esra Hanım’a odadan çıkmamasını işaret etmişler. O noktada Esra Hanım’ı durdurdum. Paranın olmadığı bir ortamda hizmetçilik, korumalık gibi meslekler doğal olarak giderek kayboluyordu. Ahmet Bey’in neden hâlâ korumaları vardı? “İslamcı hükumet ve yandaşlarının savaştan önce bize yaptıklarını unutmak kolay değil” diye cevap verdi. Bunu söylerken gözündeki parlaklık söndü, yüzündeki üzgün ifadenin altından belli belirsiz nefret ve öfke emareleri görünmeye başladı. Güzel kadındı. Tam da benim tipimdi aslında. Bu ifade de ona çok yakışıyordu. “Hakkımızda yalan söylediler. Bizi tehdit ettiler, saldırdılar. Annemi öldürttüler ve cinayeti aydınlatmadılar. Babam, o faşistlerin kalıntılarının hâlâ saklandıklarını ve bize zarar verebileceklerini düşünüyor. Ben zannetmiyorum ama böyle düşündüğü için de onu suçlamıyorum.” Korumaları, kurduğu okullardan mezun olmuşlar ve bu işi gönüllü yapıyorlarmış. Buna rağmen babasının, korumalarına silah doğrultup “Geri çekilin!” diye avazı çıktığı kadar bağırması Esra Hanım’ı çok şaşırtmış. Korumalar, biraz da böyle bir şey beklemediklerinden ellerini havaya kaldırıp üst kata çıkan merdivenlerin başında kalakalmışlar. Esra Hanım babasını kapının önünden geçerken görmüş. Kapıyı açacak olmuş ama babası ona da silah doğrultmuş. Ahmet Mukaddes'in eliyle çenesinin sol alt kısmını tuttuğunu görmüş. Koşarak arabasına binmiş. “Babamı bir daha görmedim. Sonra da ölüm haberini aldık” dedi Esra Mukaddes. Son cümleyi söylerken başını öne doğru eğmişti. Polisin babasının ölümüyle ilgili detayları anlatmamasından şikâyetçiydi. Bana da birkaç soru soracak oldu ama Küba’dan yeni geldiğimi, İstanbul’a ayak basar basmaz buraya uğradığımı söyledim. Küba’dan geldiğimi söyleyerek hata etmiştim aslında. Bu sefer de bunca yolu kat etmemi sağlayacak kadar önemli vakanın ne olduğunu merak etti. Soruşturmanın selameti açısından bir şey anlatamayacağımı söyledim. Yine kendisine çok yakışan sinirli yüz ifadesini takındı. Gizlemeye hiç çalışmadığı öfkeli bir tonla, “evde istediğiniz gibi araştırma yapabilirsiniz ama ben bir an önce burayı terk etmenizi yeğlerim” dedi.

Üst kata çıktım. Olay mahallini gösteren sarı şeritlerin altından geçerek Ahmet Bey’in odasına girdim. Çok düzenli bir odaydı. Kızının tasvir ettiği panik atak esnasında bile odasını dağıtmamıştı. Yalnız üç şey, odanın bu derli topluluğuna meydan okurmuşçasına göze batıyordu. Bunlardan ilki, yatağın dağınıklığıydı. Esra Mukaddes’in anlattığı gibi gerçekten panik içerisinde, alelacele terk edilmiş gibiydi. Örtü bir kenara atılmıştı. Çarşafta da insan eliyle yapılmış gibi duran bir yırtık vardı. Göze batan ikinci şey, yastık kılıfının üzerindeki sarı lekeydi. Tıpkı Jacques’ın çöpte bulduğumuz gazlı bezindeki gibi. O lekenin neye ait olduğu anlaşılamamıştı. İnsan derisi kalıntılarının yanında bilinmeyen bir sürü madde vardı. Hepsinin organik olduğu haricinde bir şey öğrenememiştik. Son olarak yine yatağın üstünde, yastığın yakınlarında sert, ten rengi ve un ufak olmuş bir şeyin parçaları vardı. Delil torbasını çıkardım. Bir tanesine yakından baktım. İnsan derisine benziyordu ama deriyi bu hale getiren ne olabilirdi? Neyse, laboratuvar uğraşsın. İncelediğimle birlikte birkaç parça daha attım torbaya. Doğruldum, belki bir ipucu, bir not filan bulurum diye etrafı biraz karıştırdım ama bulamadım. Kapıya vardığımda dönüp son bir kez daha odaya baktım ve çıktım.

Aşağı indiğimde Esra telefonla konuşuyordu. Beni görünce odasına kaçtı. Neden kaçtığını ses tonundan anladım. Otoriter bir tonda konuşuyordu. Bekledim. Kısa bir süre sonra çıktı. “Ben gidiyorum” dedim ve tekrar başsağlığı diledim. “Biraz önceki davranışımdan dolayı özür dilerim ama insan böyle bir durumda--” Elimle sus işareti yaptım. Cebimden bloknotumu çıkardım ve üzerine iki kelime yazdım: Jacques DeLecroix. Kâğıdı yırtıp ona verdim. “Telefondaki adamınıza söyleyin, eli değmişken bunu da araştırsın” dedim. Yaramazlık yaparken yakalanan bir çocuk gibi muzip muzip sırıttı. Yıllar boyunca baskıyı yaşayan bir aile, böyle ilişkileri olmadan ayakta kalamazdı zaten. Artık Necdet’le geçireceğim tatsız anların arasına koyacak bir şeyim kalmamıştı. Dışarı çıkıp arabaya bindim, yön bilgisayarıma gideceğim yeri girdikten sonra hareket ettim.

Olay mahalli karınca gibi insan kaynıyordu. Polisler, fabrikanın özel güvenlik görevlileri, işçiler, haberciler, meraklı kalabalık filan derken içeri girmek son derece zordu ama yılmadım. Biraz uğraşarak da olsa girişi tutan polisin yanına ulaştım. Beni durdurup geçemeyeceğimi söylediği sırada uzaklarda üç kişinin arasından bir kafa uzandı ve el salladı. Bunu gören polis geçmeme izin verdi. Elin sahibinin yanına gittim. Gri bir takım elbise giymişti. Her zaman gri giyerdi. İçinde beyaz gömlek, bir de Miki Fare’li kravat. Hep böyle ciddiyetsiz kravatlar takardı. Onu görmediğim 12 yıl boyunca biraz kilo almış, biraz da saçları ağarmıştı ama her ikisi de yakışmıştı. “Hoş geldin” dedi. “Saatlerdir seni bekliyorduk. Senin zeplin yanaşalı 4 saat olmuş. Nerede kaldın yahu? Sana araba da gönderdik. Yoksa kendi arabanla mı geldin. Bana bak, hâlâ aynı külüstür arabayı mı kullanıyorsun?” Elektrik motoru uygulanmış cefakâr Lada Samara’mdan söz ediyordu. İki yıl önce bir takip sırasında arabayı hurdaya çıkarmış, yeni bir tane almıştım. Lada’ma laf söyletmezdim. Dalga geçilmesi de hoşuma gitmezdi. Türklerin deyimiyle dakika 1, gol 1 anlayacağınız. Yine de şimdilik uysal davranmaya karar verdim. Gelmeden önce bir yere uğradığımı söyledim. O da burayı çok özlediğim için hasret giderdiğimle ilgili bir espri yaptı. Kaç saat önce geldiğimi bildiğine göre nereye uğradığımı da biliyor olmalıydı ama bozuntuya vermedi. Ben de üzerinde durmadım. Etrafı incelemeye başladığımı görünce bilgi vermeye başladı.

Burası Ahmet Mukaddes’e ait bir entegre et tesisinin soğuk hava deposuydu. Her yanı ağaçlarla çevrili, güzel bir yerdi. Entegre et fabrikası, Mukaddes’in zor yılları atlatmasını sağlayan işletmeydi. Buradan kazandığı parayla kendini ayakta tutacak gücü elde etmişti. Durum bilindiği için tesis çeşitli saldırıların hedefi olmuştu ama bu badireler bir şekilde atlatılmıştı. Mukaddes, tesise arabasıyla gelip ön kapıdan girmişti. Soğuk hava deposunun kapısı da onun kartıyla açılmıştı. Mukaddes’in vazgeçemediği güvenlik paranoyaları evindeki korumalarla sınırlı değildi anlaşılan. Yaşadıklarından sonra bu kadarı da normaldi. Soğutucunun ısısı normalde -40 dereceydi. Burası kesimhaneden gelen etlerin 24 saat boyunca bekledikleri yerdi. Ahmet Bey koruyucu giysisini giyip etlerin bulunduğu iç kısma geçmişti. Kapıyı da tamamen kilitlemişti ki bu durumda dışarıdan içeriye hava girmesi bile imkânsızdı. O girdikten bir süre sonra da bir patlama sesi duyulmuş ve yangın çıkmıştı. Ahmet Mukaddes, deponun içindeki her şeyle birlikte yanarak can vermişti. Sadece geçiş kartları değil, güvenlik kameraları da kullanılıyordu. Hikâyenin belirli kısımları da kameralara yakalanmıştı. Mukaddes’in arabayla kapıdan girişi, soğuk hava deposunu açıp içeri girişi, patlamadan sonra deponun içini bir uçtan bir uca süpüren alevler, yakalanan kareler arasındaydı.

Necdet’e teorisi olup olmadığını sordum. Terörist saldırısı olabileceğini söyledi. “İşin içinde eski düşmanları olabilir. Kızına zarar vermekle tehdit edip buraya getirmiş olabilirler. Yalnız gelmesini söylemişlerse korumalarını da silahla tehdit ederek uzak tutmaya çalışmıştır. Buraya gelip içeri girdikten sonra da önceden yerleştirdikleri bir bombayı patlatmışlardır. Daha fazla hasar vermesi için bombayı soğutucu gazının geçtiği borulardan birine yerleştirmişlerdir. Böylece bomba patladıktan sonra gazın etkisiyle yangın binanın içini tamamen sarmıştır. Kapılar hava geçirmez olduğundan alevler içerideki oksijeni tükettikten sonra da kendiliğinden sönmüştür.” Bunları anlattıktan sonra ağırlığını arkada duran bacağının üzerine verip kollarını göğsünde birleştirdi. “Peki” dedim. “Madem öyle Ahmet Mukaddes neden korumalarının içeri koşmasına sebep olan çığlığı attı? Böyle bir şey varsa, neden sessiz sedasız halletmeye çalışmadı? Neden önce korumaları alarma geçirip sonra silahla tehdit etti? Ürettiğin teoriden anladığım kadarıyla evine gitmişsiniz. Yastığın üzerindeki sarı lekeyle cam kırığına benzeyen zımbırtıların ne olduğunu biliyor musun peki? Hem sen göğsünü gere gere teröristlerin hepsinin yakalandığını duyurmamış mıydın zamanında?” Sesimi giderek yükseltiyordum. Deponun dışındaki devasa makineyi işaret ettim. “Ayrıca dikkat edersen soğutma cihazı yeni. Sadece boru tesisatı eski. Bu da 2024’te kabul edilen yeni standartlarla uyumlu bir cihaz kullanıldığını gösterir. Bu standarda göre kullanılabilen 9 gazın hiçbiri yanıcı veya patlayıcı değildir!”. Pandora’nın kutusu açılmıştı bir kere. Kim tutardı beni? “Hiç değişmemişsin. Hâlâ üstlerini memnun etmekten başka bir şey düşünmüyorsun. Fabrikanın tek yetkilisine dahi sormuş olsan bunu söylerlerdi. Onun yerinde kafandan birtakım teoriler uydurarak vaziyeti idare etmeye çalışıyorsun. Yoksa hâlâ aynı külüstür beyni mi kullanıyorsun?” İşte coup de grâce! Bitirici darbeyi vurmamla birlikte havadaki gerilim elle tutulabilecek kadar yoğunlaştı. Bağırdığım için zaten çok geniş olan duyma mesafesindeki bütün kafalar bize doğru döndü. Herkes, Necdet’in kesinlikle altta kalmadığını, haksız olduğu durumda bile üste çıkabildiğini biliyordu. Bense skoru eşitlemenin ve 12 yıllık kini kusmanın verdiği tatlı bir huşu içindeydim. Soğuk bir savaş bekleyenler umduklarını bulamadılar. Necdet gülümseyip omzuma dokundu. “Gel” dedi. “İçeri girelim. Görmen gereken şeyler var.” Garipti. Topyekûn hücuma geçmiş olmama rağmen söylediklerimi yanıma bırakıyordu. Hiç böyle yapmazdı.

Binaya yaklaşırken dışarıdan görünen yüzünde fazla hasar olmadığını fark ettim. Girerken bir görevliden burun maskesi aldık. İçeride görülecek fazla bir şey yoktu. Buna karşın kesif bir yanık et kokusu vardı. Her yer simsiyahtı. Binanın girişinde erimiş bir kamera vardı. Deponun içindeki yangın, bu kameranın çektiği son şey olmuştu. İçerilere gidildikçe manzara daha da çirkinleşiyordu. Gün ışığının daha az girmesi manzarayı olduğundan da kötü gösteriyordu. Deponun ışıklandırma sistemi de yangında yok olup gittiğinden içerisi spotlarla aydınlatılmıştı. Duvarlar simsiyahtı. Ahmet Mukaddes’in cesedi, kilitli olduğu için kesilerek açılan iç kapının hemen önünde bulunmuştu. Kapıdan geçip içeri girdim. Önce iç kısmı dolaştım. Kömür olmuş etler tavandan sarkıyordu. Soğutma tesisatının boruları yer yer erimişti. Etlerin bazıları askılarından düşmüşlerdi. Başımı kaldırıp hangi askıdan düştüklerini tespit etmeye çalışarak patlama dalgasının yayılma yönünü kestirmeyi denedim. Binanın ormana bakan cephesinden önünde cesedin olduğu kapıya doğru gidiyor gibiydi. Odada şöyle bir tur atıp kapıya doğru yöneldim. Ahmet Mukaddes’in cesedinin yanında durdum. Ayakta, kaskatı kalmıştı. Pompei’nin taşlaşan kurbanları gibiydi. Sağ ayağı öndeydi. Kapıyı yumrukluyormuş gibi bir hali vardı. Ağzı açılmıştı. Ağzının içinin bile simsiyah olması, insanın içinde bir kara deliğe bakıyormuş izlenimi uyandırıyordu. Üzerindeki kıyafetlerle derisi birbirine geçmişti. En kötüsü de kokuydu. Burun maskesine rağmen içeride uzun süre kalmak pek mümkün değildi.

Dışarı kendimi dar attım. Maskemi çıkardım. Derin bir nefes alıp ağaçların serin kokusunu içime çekerek et yanığı kokusunu bünyemden atmaya çalıştım ama nafile. “Gel” dedi. “Bir şey daha var”. “Daha mı? Bu kadarına zor dayandım.” “Merak etme, gideceğimiz yerde koku yok.” Binanın arkasına, orman tarafına doğru gittik. Etraf çok hareketli olduğu için ilk geldiğimde dikkatimi çekmemişti ama binanın her iki tarafında birer polis bekliyordu. Biz soldakine doğru gittik. Yaklaştığımızda Necdet’in yaptığı baş işaretiyle kenara çekilip geçmemize izin verdi. Binanın köşesini döndük. Necdet, binanın bittiği yerden orman hattının başladığı yere kadar bir branda çektirmişti. Perdeyi geçince bana göstermek istediği şeyi gördüm. Böyle bir şeyi beklemiyordum açıkçası. Arkamı binaya doğru vermiştim. Ağaçlar, birkaç on metre öteden itibaren ince bir hat şeklinde yanmışlardı. Zaten ince uzun olan deponun ormana bakan yüzünün tam ortasına denk geliyordu bu hat. Hattın kenarındaki ağaçlar, bir şeyden kaçmak istermişçesine yanlara doğru yatmışlardı ama siyahî renkleri kurtulamadıklarını gösteriyordu. Sanki bir göktaşı düşmüş gibiydi. “Göktaşı, füze veya gökten düşen bir cisim olmadığına emin olabilirsin” dedi Necdet aklımdan geçenleri okurmuşçasına. “Hem bir cisme ait parça bulamadık, hem de--” Cümlesini bitiremiyordu. “Arkanı dönsen iyi olacak.”

Duvarın üzerinde, insan silueti şeklinde simsiyah bir iz vardı. İzin olduğu yerde duvar deforme olmuş, hafif içeri doğru göçmüştü. Necdet haklıydı. Gökten düşen şey bir cisim değildi. “Nedir bu? Bu yüzden buradasın, değil mi?” Vakayı çözme hırsı sesinin tonundan belli olan Necdet, sorularını nefes almadan sıralıyordu. Bense gözümü duvardaki siluetten alamıyordum. “Cevap ver, José!” Duvara doğru yürüdüm. Elimi hafif içe doğru göçmüş olan siyah kısma dokundurdum. Sanki doğaüstü yeteneklerim varmış da duvara dokunarak neler olduğunu anlayabilecekmişim gibi. Bu süre zarfında sessiz kalmıştı Necdet. Ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu. Aslında onunla ilgilenmediğimi anlayınca yanıma geldi. “Cevap ver dedim! Nedir bu?” Yakama yapışmıştı artık. Beni sarsıyor, sesini yükseltmeye, daha otoriter bir hale getirmeye çalışıyordu. Bense gösterdiği bu abartılı tepkinin benim gibi meslekî bir meraktan mı, yoksa biraz önce dediğim gibi üstlerini memnun etme saplantısından mı kaynaklandığını merak ediyordum. Beynim de çalışmıyordu artık. Gözümün önüne Jacques’ın denizatının kamerasının çektiği görüntü geldi. Duvardaki izin ebatları, görüntüdeki figürle hemen hemen aynı olmalıydı. Belki biraz daha iriydi. Kafam durmuştu artık. “Bir bilsem--” diyebildim en fazla. Elinden kurtuldum ve yürümeye başladım. “José. José! Dursana!” diye seslenmesine aldırmadan yürüdüm. Bağırmaya devam etti ama ümidini kestiği için peşimden gelmedi.

Arabama binip Yeşilköy Havaalanı’na döndüm. Yol boyu vakadan mesleğimle ilgili gelişmelere, İstanbul’dan özel hayatıma kadar birbirleriyle alakası olmayan bir sürü şey geçti kafamdan. Keyfim yoktu. Bu vahşi cinayetleri işleyen “şey” her neyse, büyük lokmaydı. Vakayı almamı sağlayan merakımın kaynağı olan meslekî içgüdülerim, bu sefer boyumdan büyük bir işin altına girdiğim konusunda uyarıyorlardı beni. Arabayı otoparkta, aldığım yere bıraktım. Zepline bindim ve kaptana emir verdim. “Küba’ya dönüyoruz.” Artık bu vaka uğruna ertelediğim istifayı vermeye kararlıydım. Otururken bir hışırtı duydum. Koltuğun kenarına bir zarf iliştirilmişti. Hâlâ emektar kalem kâğıt ikilisinin kullanıldığı için notun kimden geldiğini az çok tahmin ediyordum. Necdet. Geçmişte olanlar için özür diliyordu. Kendisinin Mukaddes’in okulundan yetiştiğini, birkaç arkadaşıyla birlikte gerekli yerlere gelene kadar ortama uyma kararı aldıklarını, sonra da birlik olarak hem isyanları bastırdıklarını, hem de polis içindeki kadroları temizlediklerini uzun uzadıya anlatıyor, aslında ne kadar idealist bir polis olduğundan dem vuruyordu. Bana yaptıklarından dolayı hâlâ vicdan azabı çekmesinin sebebi buymuş, aslında bana hak veriyormuş falan da filan. Tamamını okumadım. Her ne kadar anlamsız ve yetersiz bir jest olsa da böyle bir şey yazmak için bir sebebi olmadığını düşündüm. Vicdanını rahatlatmak için desem, tek amacı yükselmek olan biri olsa on iki yıl boyunca neden vicdan azabı çeksindi ki? Yoksa hakkında yanılıyor muydum? Ben bu soruları kendime sorup kendim yanıtlamaya çalışırken telefonum çaldı. “Herhalde Necdet’tir, not hakkında konuşup konuyu biraz daha zorlayacaktır” diye düşünerek elime aldığımda tanımadığım biri olduğunu gördüm. Arjantin’den arıyordu. Açtım. Çok hoş bir kadın sesiydi. “Merhaba” dedi. “Jacques DeLecroix vakasıyla ilgilenen dedektif siz misiniz?” “Evet ama--” dedim. Ona bıraktığımı söyleyecektim. Sadece vakayı değil, mesleğimi de. Ama cümlemi bitiremedim. Lafımı kesti ve öyle şeyler söyledi ki, benim diyeceklerimin bir önemi kalmadı: “Adım Celia Rosario. Buenos Aires yakınlarında bir manastırdan arıyorum. Rahibeyim ve şafak sökerken öldürüleceğim. Jacques DeLecroix’yı öldüren şey benim için gelecek.”


Dördüncü Bölüm: Celia


Eski korku filmlerine merak sarmıştım bir ara. Bu tür filmlerde kahramanları takip edip birer birer öldüren musibet yaklaştıkça kameralar, telsizler, cep telefonları filan çalışmaz olurdu. Bu durumun ne kadar bulunmaz bir nimet olduğunu Celia olayında anladım. Gözlerimin önünde oldu her şey. Çığlıklarını duydum. Simsiyah tenini yakan ateşi gördüm. Keşke yayın kesilseydi dedim içimden ama hiçbir şey şu anda karşımda duran manzaraya hazırlayamazdı beni. Koskoca manastır, bir balon gibi şişip içeriden patlamış gibiydi. Tarihi taş yapının parçaları 2 kilometrekarelik bir alana yayılmıştı. Her yer yanıyordu. Hava henüz tam olarak aydınlanmamıştı ama alacakaranlık, dans eden alevleri olduğundan daha uğursuz gösteriyordu. Harabenin yürek burkan görüntüsü, hemen arkasındaki tepede görünen ve Üçüncü Dünya Savaşı’nda bir bombardıman esnasında büyük ölçüde tahrip olan Kurtarıcı İsa heykeliyle uyum içerisindeydi. Tam önündeyse yine yanan bir çarmıh vardı. Üzerindeki ceset kömürleşmişti. Celia’nın çarmıha gerilirken hâlâ hayatta olup olmadığını merak etmekten kendimi alamadım. Önünde dize çöküp bir elimi toprağa dayadım. Ağzımdan gayrı ihtiyarî şu sözler döküldü: “Özür dilerim, Celia. Çok özür dilerim.” Neden öyle dediğimi ben de bilmiyorum. Oysa konuşmamızda söylediklerine bakılırsa göre zaten kendisini kurtarmam imkânsızdı. Belki de bu vakada bana ağır gelen, bana bıraktırmayı düşündüren şey buydu. Bilmemem gereken, bilmek istemeyeceğim her şeyi anlatmıştı bana Celia. Önceleri direnmeme rağmen.

-Bakın, Bayan Rosario. Beni nereden bulduğunuzu bilmiyorum ama--
-Lütfen, Celia de. Ben de sana José diyeceğim. Vaktim kısıtlı zaten. Gereksiz nezaketle vakit kaybetmeyelim. Numaranı ve hangi vaka üzerinde çalıştığını polis ağından buldum. Böyle bilgiler bize gelir. Jacques DeLecroix vakasından beri Vatikan, Mekke ve Kudüs tarafından izleniyorsun. Şu anda da İstanbul’dasın herhalde. Aradığını bulabildin mi?
-İstanbul’dan dönüyorum. Yola çıktım bile. Ve hayır, bulamadım.
-Zamanlaman kusursuz ama maalesef buraya vaktinde yetişmen imkânsız. Aslında gelmemen daha iyi, çünkü aradığın şey sabaha karşı burada olacak. Ama ben öldürüldükten kısa bir süre sonra olay mahalline yetişebilirsin. Hem sen onu bulamasan da, olayı fazla kurcalarsan o seni bulacaktır zaten.
-Ne demek istiyorsun? Öldürüleceğini nereden biliyorsun?
-Mesleğinden dolayı şüpheci olmanı anlıyorum. Telefonunda görüntü özelliği var mı?
-Var.
-Açarsan ne demek istediğimi daha iyi anlatırım.
-Bir saniye.

Dediğini yaptım. Telefonun ekranı çok küçük olduğundan görüntüyü kablosuz ağ üzerinden İstanbul’a gelirken Ahmet Mukkaddes’in dosyasını incelediğim kâğıt ekrana aktardım. Karşımda o güne dek gördüğüm en koyu tenli kadının yüzü vardı. Hatları tek tek bakıldığında pek güzel değildi ama bir araya gelince hem çekici, hem de akılda kalıcı bir yüz oluşturmuşlardı. Yaşını da göstermiyordu. Orta yaşlara merdiven dayamış olduğunu çok zor fark edilen ipuçlarından anladım. Kömür gibi simsiyah gözlerinin kenarlarında hafif kırışıklıklar başlamıştı. Bu işi yapan birinden beklemeyeceğiniz kadar bakımlıydı. Klasik, penguen olarak addedilen bir rahibe kıyafeti giymişti. Başı ve boynu da kapalıydı. Önce başını açtı, sonra boynundan sıyırdı. Çenesinin sol tarafının altına bir gazlı bez tutturulmuştu. Kendinden yapışkanlı gazlı bezler çıkmıştı ama bu uygulamanın boyu, onların standart boylarına göre daha uzundu. Plasterleri yavaş yavaş açarken hafif yüzünü buruşturdu Celia.

-Hızlı açın derler böyle şeyleri. Bir anda, cırt!
-Hayatta yapamam öyle.

Güldü. “Hem biraz heyecan olsun” dedi ve ağzıyla artık yarım asırlık olan sinema klasiği Jaws’ın müziğini çalmaya başladı. Gazlı bezi yerinde tutan altı plasteri de açtıktan sonra boynunu kameraya yaklaştırdı. Boynunda iğrenç, tarifi güç bir cerahat vardı. Kalp gibi atıyordu. Deri sararmış ve buruş buruş olmuştu. Nemli bir görüntüsü vardı. Sürekli bir şeyler akıyor gibiydi. Celia tam o anda uzaklaştı ve gazlı bezi kameraya doğru tuttu. Sarı bir leke vardı. Ahmet Mukaddes’in yastığındaki, Jacques DeLecroix’in çöpte bulunan gazlı bezindeki sarı leke.

-Bu numarada mısın?
-Evet.
-Birazdan arayacağım.

Telefonu kapadığım gibi kokpite koştum.

-Kaptan, hemen Buenos Aires’e çevir rotayı. Oraya gidiyoruz.
-Mümkün değil. Onay almamız lazım.
-Onay yolda. Sen çevir. Sorumluluğu ben alıyorum.

Tekrar yolcu bölmesine geçtim. Zaten zeplin bana tahsis edilmişti. Tek yolcu bendim. Tanıdık bir numara çevirdim. Âmirim ikinci çaldırıştan sonra açtı. Hep öyle yapardı zaten. Yine o boğuk sesiyle konuştu.

-Alo?
-Benim.
-Ooo, nerelerdesin yahu? Kaç zamandır ortalıkta yoksun?
-İstanbul’dan dönüyorum.
-Biliyorum. Son vakayla mı ilgiliydi?
-Başka neyle ilgili olabilir? Taşı toprağı altın diye gitmedim herhalde.
-Bir şey bulabildin mi?
-Buldum diyemem ama iz üstündeyim. Senden bir şey isteyeceğim.
-Beni İstanbul’lara kadar getirtmeyeceksin umarım.
-Hayır. Buenos Aires’e git. Kurbanlardan biri hâlâ hayatta.
-Saldırıdan sağ mı kurtulmuş?
-Hayır. Saldırı henüz gerçekleşmemiş.
-Kurban olacağını nereden biliyorsun peki?
-İşareti var.
-İşaret mi? Katil parmağıyla mı gösterdi kimi öldüreceğini? İstanbul havası yaramadı sana galiba.
-Şimdi anlatamam. Buenos Aires polisiyle temasa geç. Sen de oraya git ama manastıra fazla yaklaşma. Kadının adı Celia Rosario. Beni aradığı telefonun numarasını gönderiyorum. Mevkiini tespit edin ve polis kuvveti yollayın. Yapabilirlerse Celia’yı korusunlar. Bir de uydu tahsis edin. Manastırı gözetlesin.
-Bu iş hoşuma gitmedi, José. Bunlar az buz istekler değil ama elinde elle tutulur bir şey de yok. Yanılıyorsan rezil olurum.
-Jacques DeLecroix! Suyun altında yanarak öldü. Ahmet Mukaddes! Kendini hava bile geçirmeyen bir binaya kapatmasına rağmen öldürüldü. Bunlar normal de benim anlattıklarım mı garip?

Kısa bir sessizlik oldu. Dudaklarını büzüştürdü. Kalemiyle oynamaya başladı. Bir süre sonra sessizliği bozan yine o oldu.

-Tuhaf adamsın, José. Geçen yıl yaşadıklarından sonra içgüdülerinin bayağı köreldiğini düşünüyorum açıkçası. Bu son şansın. Yine rezil olursam bir daha sözüne güvenip bir şey yapmam, ona göre.
-Dediğim gibi, manastıra fazla yaklaşma. Beni de arama. Telefonum meşgul olacak.

“Geçen yıl yaşadıklarından sonra”. Tatsız anılar gömüldükleri dipsiz kuyulardan tırmanmaya başlamışlardı. Ama bunlarla uğraşamazdım şimdi. Veda bile etmeden kapadım telefonu, kokpite gidip onay alındığını bildirdim ve hemen Celia’nın numarasını çevirdim. “Geçen yıl yaşadıklarından sonra” lafı bir kez daha dolandı zihnimin içerisinde. Neyse ki telefon ilk çalışta açıldı da bunları daha fazla düşünmek zorunda kalmadım.

-Merhaba.
-Merhaba. Celia. Sakıncası yoksa bu vaka hakkında mümkün olduğunca fazla bilgi edinmek istiyorum.
-Elbette. O yüzden seninle temasa geçtim zaten. Benim için yapılabilecek bir şey yok. Aslında benden sonraki kurban için de yapılabilecek bir şey yok ama neyle karşı karşıya olduğunu bil istedim.
-Çenenin altındaki izle başlayalım. Nedir o?
-İşaret.
-Neyin işareti?
-Kurbanın işareti. İblis kurbanını seçtiği zaman durum kurbana bu şekilde bildirilir. İşaretlenirsin. Oradaki deri kaskatı kesilir. Sonra da cam gibi kırılır. Altından bu sarı, buruş buruş, sürekli cerahat ve pis kokular üreten deri çıkar. Sense bu esnada nasıl öleceğini görüp ister istemez bir çığlık atarsın. Belirlenen zamanda öldürülürsün.
-Zaman neye göre belirlenir? Standart bir süresi var mı?
-Yok ama gördüğün halüsinasyondaki ipuçlarından yola çıkarak anlayabilirsin. Bende öyle oldu mesela. Pencereden dışarısı görünüyordu. Karanlıktı. Doğu yönünde bir kırmızılık olmasından sabaha karşı öldürüleceğimi anladım.
-Peki. Bu “işaret” nasıl bir şey?
-Cehennemdeki canlıların derisinin böyle olduğuna dair teoriler var. Tam olarak bilinmiyor.
-E yok artık!

Absürt bir tepkiydi benimki. Sert bir cevap bekledim ama gelmedi.

-Ahh, bir inançsız. Tanrı, Şeytan gibi kavramlarla aran pek iyi değil galiba.
-Bir yaratıcının varlığına inanıyorum ama din, modern mitoloji gibi geliyor bana.
-Dinimiz indirileli 2000 yıl kadar oldu. O kadar da modern sayılmaz.
-Modası geçmiş de sayılmaz.
-Vatikan sağ olsun.

Biraz sessizlik oldu. Kafamda o kadar çok soru vardı ki hepsini sıraya koyup bir şey söyleyemiyordum. Sonunda bir tanesine karar verdim.

-Seni neden seçmiş olabilir?
-Bilmiyorum. Normalde günahkâr olmayan, büyük sevaplar işleyen, topluma büyük faydaları dokunan insanları seçmesi lazım.
-Jacques DeLecroix günahsız olması haricinde bu tanıma uyuyordu. Ahmet Mukaddes belki biraz daha uygundu. Peki ya sen?
-Son on beş yıldır uyuyor olabilirim ama öncesinde uymuyordum. Belki de tövbekârları seçiyordur.
-Neden böyle bir şey yapıyordur?
-İbret olsun diye. Kendi yolundan ayrılanlara gözdağı veriyordur.
-Senin hikâyen nedir?
-16 yaşımda fahişeliğe başladım. Savaş sırasında bölgede bulunan askerlere hizmet verdim. 22 yaşımda hamile kaldım ve babasının kim olduğunu bilmediğim bir çocuk doğurdum. 3 - 4 yıl kadar sokaklarda hem çocuğumu, hem kendimi hayatta tutmaya çalıştım. Bu arada karnımı doyurmak için uyuşturucu satıcılığına kadar pek çok pis işe bulaştım. Para kaldırıldıktan sonra manastıra girdim. O günden beri insanlara yardım ediyorum.
-Çocuğun şu anda nerede?
-Okul çağına gelince ona her şeyi anlattım. Bacak kadar boyuyla bana kafa tuttu. Ağır hakaretler etti. Ben de onu uzaktaki bir yatılı okula gönderdim. İki yıl öncesine kadar da hiç görüşmedik. Bir gün her şeyi kabullenmiş, büyümüş ve olgunlaşmış bir erkek olarak çıktı karşıma. Bir arkadaşının annesinin ölümünden çok etkilenmiş. Birbirimizden özür diledik. Şimdi aramız iyi. Tanrı izin verirse doktor olmak istiyor.
-İnsanları kurtaracak yani. Şeytan onun da peşine düşmesin.
-Zannetmiyorum. Benden sonra sadece bir kişiyi daha öldürecek. Bir saniye. Dışarıdan sesler geliyor.
-Gönderdiğim polisler gelmiştir.
-Buraya polis mi gönderdin?
-Evet. Seni korumaları için.
-Beni kimse koruyamaz! Ne yaptın sen? Bir sürü insanın ölümüne sebep olacaksın. Diğer rahip ve rahibeler bile birazdan manastırı boşaltacaklar. Polisleri içeri almamalarını söyleyeceğim. Hatta manastır çevresinden bile uzaklaşmalılar!

Hattı kesti. Beklemeye başladım. Bir saat, iki saat, üç saat-- Biraz dışarıyı seyrettim. Uzaklardan yolcu taşıyan bir zeplin daha geçiyordu. Polis kuvvetinin hız ve çeviklik ön planda tutularak yapılmış zeplininden çok daha büyüktü. Zaman geçmek bilmiyordu. Celia’nın da inadı inattı anlaşılan. Gelen polislere geçit vermiyordu. Bu iş böyle olmayacaktı. Geç de olsa olaya müdahale etmeye karar verdim. En sonunda bölgedeki âmire ulaştım ve Celia Rosario’nun söylediklerine harfiyen uymasını söyledim. Celia’nın o zamana dek söyledikleri doğruysa kimsenin ölmesi gerekmiyordu. Ayrıca polisle Celia arasındaki tartışma uzadıkça çok değerli zaman boşa harcanacaktı. Bir süre sonra yeniden telefonum çaldı. Dört buçuk saatimiz heba olmuştu. Celia polislerin tamamen çekilmesini beklemişti.

-Alo?
-Yardımın için teşekkür ederim. Telefonun ben âmirle konuşurken geldi.
-Rica ederim.
-Başka sorun var mı?
-Bir sürü var. Mesela Şeytan’ın ateşten yaratılmış olması gerek, değil mi? Nasıl oluyor da suyun altına girebiliyor?

Bu sorum üzerine kahkahalarla gülmeye başladı.

-Tanrı’ya başkaldıran bir iblisi itfaiyeyle su sıkarak mı öldürmeyi planlıyorsun? İlahi José.
-O kadar saçma bir soru mu sordum?
-Bu dünyanın kuralları sadece bizi bağlar. Öbür türlü olsaydı vahiyler de indirilemezdi. Su, Şeytan’ın ateşini söndüremez. Duvarlar ona engel olamaz.
-Peki yaralanabilir mi? Etki etmenin hiç mi yolu yok?
-Açıkçası bilmiyorum. O bizim dünyamıza etki edebildiğine göre, bizim de ona etki edebiliyor olmamız lazım ama nasıl olabileceği konusunda bir fikrim yok. Arşivin o kadarını açmadılar bana.
-Arşiv mi?
-Vatikan’ın elinde daha ne bilgiler olduğunu bir bilsen. Çok gelişmiş bir bilgisayar ağları var. Özellikle kiliselerin ağırlığı olan ülkelerde bütün istihbarat ve güvenlik ağlarına sızıyorlar. Bazı Müslüman ağırlıklı ülkelerle de anlaşmaları var. Ellerindeki bilgiler açığa çıksa ortada ne Hıristiyanlık kalır, ne Müslümanlık, ne de Musevîlik. Yepyeni bir dinin temelleri atılır.
-Bir tek Vatikan’da mı var o belgeler?
-Hayır. Mekke’de de var. Kudüs’te de var. Oralarla da irtibat halindeler ve büyük ölçüde ortak hareket ediyorlar zaten.
-Neden açıklamıyorlar peki? Sınırları kaldırdık. Tek bir din altında birleşsek de kalan son sınırı da kaldırsak fena olmaz mı?
-Evet, sınırları kaldırdık. Parayı da kaldırdık ama güç elde etmenin tek yolu para değildir, José. Mutlaka vardır bir bildikleri.
-Anlıyorum.
-Anladığını sanmıyorum. Onlara yakın olmama rağmen ben de anlamıyorum zaten. Tasvip de etmiyorum ama sistem bizden daha büyük. Yapabileceğimiz bir şey yok. Başka?
-Senden sonrasından bahsederken hep tekil konuştun. “Kurban” dedin. Senden sonra sadece bir kişi mi öldürecek?
-Evet. Daha önce hep öyle oldu.
-Bu daha önce de mi oldu?
-Bildiğimiz kadarıyla 6 kez. Yaklaşık 600 yıldır olmuyordu.
-Neden?
-İhtiyaç olmuyordu herhalde. Savaşlar, para derken iyice azıtmıştık.
-Şimdi doğru yolu bulduk yani.

Güldü.

-Öyle görünüyor.
-600 yıl önce kimleri yakmıştı?
-Bilgisizlik, batıl inançlar geçmişte daha baskın olduğu için içlerinden sadece birini kesin olarak biliyoruz. Almanya’nın güneybatısında yaşayan bir okul öğretmeniydi. Kadının çocuğu olmuyordu. O da öğretmenlikten arda kalan zamanlarda bilimsel çalışmalarla ilgileniyordu. Çeşitli mekanik aletler yapmaya çalışıyordu. Enerji kaynağı olarak ilk etapta batıya yeni girmiş olan barutu düşünmüştü. Yaptığı makineler çevresince pek hoş karşılanmıyordu. Bildiğim kadarıyla barutla çalışan bir makine yapamadı ama mekanik pek çok buluşa imza attı. İçlerinden bazıları köy halkına da faydalı olduğundan tepkiler yavaşça azaldı. Kadın hem içinde yaşadığı köyün çocuklarını eğitti, hem de köydeki hayatı kolaylaştırdı. Bir sabah gelenler köyün tamamen kül olmuş olduğunu gördüler. O dönemde köydeki mekanik icatlar çevreden duyulmaya başlamıştı ve kadının barutla deneyler yaptığı biliniyordu. Kadının bir cadı olduğu ve kendisine yataklık edenlerle birlikte Tanrı’nın gazabına uğradığı söylentileri yayıldı. Bu olaydan sonra mahkemeler kuruldu ve cadı olduğundan şüphelenilen kadınlar aynı cezaya çarptırıldılar: Yakılarak idam edildiler.
-Barutu biraz fazla kaçırmadığını nereden biliyorsun?
-Barutu fazla kaçırsaydı sadece kendini havaya uçururdu. Ayrıca bir de görgü şahidi var. Gökten bir alev topunun geldiğini, köyün üzerinde uçtuğunu ve bütün köyü ateşe verip tekrar göğe döndüğünü söyleyen biri var. Her şeyi köyün yakınlarındaki bir tepeden görmüş. Hemen koşarak aşağı inmiş ama tek kişinin bile kurtulamadığını fark etmiş. Neyse ki kadının tuttuğu günlüğü bulmuş. Şans eseri yangında fazla zarar görmemiş. Olanları bu sayede öğrendik. Adamı da daha sonra tımarhaneye kapamışlar.

Saatine baktı.

-Bu arada vakit yaklaşıyor. Oğluma gereken her şeyi anlattım. Seni de anlattım. Senden bir ricam var. Üniversiteyi bitirene kadar ona yardımcı olacaksın.
-Ben mi?! Saçmalama! Daha kendime bakamıyorum ben!
-Tıp eğitimini Havana Üniversitesi’nde alacak zaten. Ayrıca geçen yıl olanlardan sonra biriyle ilgilenmek seni biraz daha hayata bağlar diye düşündüm.
-Bu kilise de haddinden fazla şey biliyor.

Ancak bunu diyebilmiştim çünkü yine aynı şey çıkmıştı karşıma: “Geçen yıl olanlar”. Hayata karşı direncimi alıp götüren, beni eritip bitiren sihirli kelime öbeği. Dikkatimi dağıtmak için Celia’yla konuşmaya devam etmek istiyordum. O zamana kadar en önemli soruyu sormamış olduğumu ağzımdan çıktıktan sonra fark ettim:

-Neler hissediyorsun?
-Hissetmiyorum. Kendimi, hayatı, hiçbir şeyi hissetmiyorum işaretlendiğimden beri.
-Peki.
-Neye peki?
-Oğlun için elimden geleni yaparım.
-Sağ ol, José. Ve elveda. Telefonu kapatalım artık.
-Hayır. Sonuna kadar yanında olmak istiyorum.
-Gerek yok. Gerçekten. Bununla başa çıkabilirim. Gereken manevi--

Cümlesini bitiremedi bile. Celia’nın arkasındaki tavan çöktü. Toz ve toprak dağıldıkça alevler daha belirgin hale geldi. Celia acı dolu çığlıklar atmaya başladı. Garip bir surat, gözü tüm ekranı kaplayacak kadar yaklaştı. Haz dolu bir hırıltı duyuldu. Surat biraz uzaklaştı. Sırıtan dişler göründü ekranda. Celia sürekli çığlık atıyor ama bir türlü can veremiyordu. Alevler parladı ve ekran karardı. Bağlantı kopmuştu.

Hâlâ yanan çarmıhın önünde diz çökmüş haldeydim. İki elimi kavuşturup alnıma götürmüş, gözlerimi kapamıştım. Ağlayamayacak kadar kötü durumdaydım. Celia’nın çığlıkları hâlâ kulağımdaydı. Bir el dokundu omzuma. Doğruldum. Âmirimdi.

-İyi misin?
-Olay olduğunda videofon’daydık. Her şeyi gördüm. Sen burada mıydın?
-Ben de yeni fırsat bulup gelebildim. Söylenenlere bakılırsa gökten bir şey düşmüş, manastırı bu hale getirdikten sonra tekrar gitmiş. Ne olduğunu kimse bilmiyor.
-Kaç kişi ölmüş?
-Sadece bir. Rahipler binayı zamanında boşaltmışlar. Bizimkilerin girmesine de izin vermemişler neyse ki.
-Uydudan haber var mı?
-Henüz yok. Uyduyu zamanında konumlandıramamış bile olabilirler. Konuşmamız lazım.
-Şimdi olmaz.
-Olmak zorunda. Bir açıklama bekliyorum.
-Açıklama yapabilmem için önce söyleyeceklerime benim inanmam lazım.
-Vakayı çözdün mü?
-Ortada çözülecek bir vaka yok aslında.
-Cesetler var ama.
-Evet, var. Bir tane daha olacak. Sonra bitecek.
-Kim öldürülecek?
-Bilmiyorum. Henüz kurbanını seçmedi. Seçtiğinde haberimiz olsun diye uğraşıyorum.
-Hiçbir şey anlamıyorum. Delirdiğini düşünmeye başladım. Bu vakadan sonra--

Telefonu çalınca öfkeli bir tonla başlamış olduğu cümlesini yarıda kesti. İki cümlelik, kısacık bir konuşma yaptı. “Alo” ve “En kısa süre içerisinde geliyoruz”. Sonra bana döndü. “Uydu izleme istasyonundan arıyorlar” dedi ve ekledi:

-Ortalık karışmış. Bizim de hemen izleme istasyonuna gitmemizi istiyorlar. Zeplin’i ara, motorları çalıştırsınlar. Fransa’ya gidiyoruz. Aradığımız şeyi bulmuşlar.


Beşinci Bölüm: Tespit


ESA’nın Paris’teki binası, o güne dek gördüğüm en çirkin yapılardan biriydi. Bembeyaz binaya siyah pencere çerçeveleri hiç yakışmamıştı. Upuzun binanın orta kısmından sonra pencerelerin hizaları da birbirini tutmadığından, sanki farklı zamanlarda yapılmış iki bina birleştirilmiş gibi bir havası vardı. Üstelik bu ek yerinden önceki binanın üst katları daralıyorken, sonraki kısımda genişliyordu. Bir konu bütünlüğü yoktu binanın. Bakımsızlığı da cabasıydı ama bu o kadar da yadırganacak bir şey değildi. Hali hazırda Dünya’nın en büyük üç uzay teşkilatı olan NASA, ESA ve Çinliler’in CNSA’sının tek çatı altında toplanarak IASA adını alması çalışmalarının gelecek yıl içerisinde tamamlanması öngörülüyordu. Ondan sonra bu bina boşaltılıp yıkılacaktı. Pek de büyük bir kayıp sayılmazdı. İçeri girdik. Amirim danışmadaki görevliye durumu anlattı. Toplantının yönetici katında yapılacağını öğrendik ve yanımıza bir refakatçi verildi. Asansörle üst katlardan birine çıktık. Uzunca bir koridor boyunca yürüdükten sonra boş bir toplantı odasına geldik. Refakatçi bizi içeri buyur ettikten sonra geri döndü. Toplantı odası, binanın mimarisindeki genel zevksizliği bozmaması açısından tutarlıydı. Bembeyaz duvarlar, yerde koyu renk bir halı, simsiyah, çirkin mi çirkin, modern tasarımlı bir masa ve sandalyeler. Pencereden dışarı bakarak binanın neresinde olduğumuzu kestirmeye çalıştım ama o kafayla başarılı olamadım. Son 7 günümü Havana - İstanbul - Buenos Aires - Paris güzergâhında, zamanımın çoğunu yolda geçirmiştim. Zeplinin koltuğuna her oturuşumda sırtıma daha keskin bir mızrak dayanıyordu sanki. Kafamın içi su dolu bir varil gibiydi. O yüzden kendimi koltuklardan birine attım hemen. Arkama yaslandım ve gözlerimi kapadım. Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama kapı açıldı ve tanıdık bir yüz belirdi. Kendisini burada da göreceğimi hiç tahmin etmemiştim açıkçası. Koskoca toplantı odasında yer yokmuş gibi gelip yanıma oturdu.

-Ne haber?
-Burada ne işin var, Necdet?
-Açıklanacak olan şey beni de ilgilendiriyor zannedersem.
-Nereden öğrendin peki?
-İstanbul’dan ayrıldığından beri seni izliyorum.
-Polis ağı üzerinden mi?
-Oradan da.
-Başka nereden?
-O kadarı da bana kalsın. Neyse, bırak şimdi bunları da, notumu aldın mı onu söyle.
-Aldım.
-Eee?
-“Eee” ne?

Tam o anda kapı açıldı. İçeri birkaç kişi girdi. Önden girenler masanın çevresindeki koltuklara yerleştiler. Son giren iki kişiden biri beyaz saçlı, yaşı geçkince ama dinç biriydi. Arkasında da kızıl saçlı, zayıf, pek güzel olmayan ama tipik bir kadın vardı. Kadın elinde bir dosya tutuyordu. Sekreteriydi herhalde. Adam kürsüye geçti, kadın biraz arkasında durdu. Dosyayı elinden bırakmadı. Mikrofonu rahat konuşabileceği bir yüksekliğe getiren adam konuşmaya başladı.

-Herkese iyi akşamlar. Bendeniz ESA başkanı David Lowenstein. Bilindiği üzere kısa bir süre önce Uluslar Arası Emniyet Teşkilâtı Küba Bölge Müdürlüğü'nün talebiyle Buenos Aires civarına uyduyla gözleme yaptık. Talep çok ani geldi ve uyduyu konumlandırmakta zorlandık. Aranan şeyi bulmak daha da zor oldu. Bulmakla da kalmadık, gittiği yere kadar takip ettik. Detayları birazdan uydu birim şefimiz Lisa Corus’tan öğrenebilirsiniz ama önce, yapılan keşfin öneminden dolayı burada göreceklerinizin ve duyacaklarınızın Birleşik Dünya Hükumeti tarafından “çok gizli” sınıfında tutulduğunu bilmenizi isterim. Bu kısa uyarıdan sonra sözü Bayan Corus’a bırakıyorum.

David Lowenstein kenara çekilirken arkasında duran kadın iki adım öne doğru geldi ve elindeki dosyayı açıp kürsüye yerleştirdi. Ben kadını sekreter zannettiğim için cinsiyet ayırımcılığına varan önyargılarımdan utanırken Lisa Corus mikrofonu ayarladı, kollarını kürsünün iki yanına dayadı ve konuşmaya başladı.

-Değerli emniyet yetkilileri, bilim insanları ve yöneticiler. Yaklaşık 16 saat kadar önce İtalya’nın Frascati kasabasındaki ESA dünya gözlem merkezimize gelen talep üzerine hemen harekete geçtik. Hepinizin bildiği üzere, bilgisayar teknolojisindeki yeni gelişmeler sayesinde ömrünü dolduran uyduların yerine yörüngeye çok işlevli uydular yerleştiriyoruz. NASA’nın henüz bölgede çok işlevli uydusu olmadığından iş bize düştü. Bu bağlamda, Avrupa’daki yayınları Fransız Guyanası’na yansıtmakta kullandığımız bir uyduyu, Buenos Aires’e gözlem yapabilecek şekilde konumlandırdık. Bu yüzden Fransız Guyana’sında Avrupa menşeli televizyon yayınları yaklaşık 4 saat boyunca izlenemedi. Ancak karşılığında keşfettiğimiz şey buna değdi. Şimdi hepinizin dikkatini perdeye çekmek istiyorum.

Lisa Corus, cebinden bir uzaktan kumanda çıkardı. Tek bir düğmeye basmasıyla camlar karardı ve arkasındaki perdeye bir resim yansıdı. Burası, hakikaten de manastırın tepeden görüntüsüydü ama renkleri birbirine girmiş olduğundan anlamak biraz zordu.

-Bu, gözlem talep edilen bölgenin manyetik alan görüntüsü. Ne görüyorsunuz?

Necdet hemen atladı.

-Hiçbir şey.
-Doğru cevap. Şimdi gece görüş için kullandığımız kızılötesi görüntüye geçelim. Yine ne görüyorsunuz?
-Sol taraf bembeyaz. Daha soluk ve eğri büğrü bir çizgi, soldaki beyazlıkla birleşiyor.
-Manastır yangınının yaydığı ışık o. Eğri büğrü çizgi dediğiniz şey de manastıra giden yol. Sırada aynı bölgenin termal resmi var. Şimdi ne görüyorsunuz?

Masmavi bir resim belirdi ekranda. Bir önceki resimde çizginin olduğu yerde şimdi açık mavi noktalar vardı. Demek alıcı teknolojimiz, sokak ışıklarının yaydığı ısıyı bile tespit edecek kadar gelişmişti. Resmin sol tarafıysa ayrı bir hikâyeydi. Necdet ve Lisa paslaşmaya devam ettiler.

-Ekranın sol tarafında ısının yoğunlaştığı bir bölge var.
-Manastırdaki yangının uydunun termal alıcısının tespit ettiği görüntüye yansıması. Elimizdeki son resim, bölgenin yüksek çözünürlüklü optik kamerayla alınan görüntüsü. Bir fark görebiliyor musunuz?

Salondakilerden gelen ses, arada bir fark olduğunu onaylar nitelikteydi.

-Gördüğünüz şey, sadece optik cihazlarla tespit edilebiliyor. Isı yaymıyor. Dolayısıyla canlı profiline uymuyor. Termal tespit hassasiyetimizi 5 santigrat dereceye kadar indirmeyi başardık. Arkasında aleve benzeyen bir iz bırakmasına rağmen termal kameramızda görünmüyor. Herhangi bir manyetik alan veya elektrik yükü taşımıyor. Bu da insan yapısı bir araç olması ihtimalini iyice düşürüyor. Kızılötesi alıcılarla neden tespit edemediğimizi bilmiyoruz bile. Bu şey her neyse, sadece optik olarak tespit edilebiliyor. Yani sadece “görünüyor”. Anlayacağınız, karşımızdakinin ne olmadığını çok iyi biliyoruz ama ne olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz bile yok. Tanımlanamayan uçan cismimiz, manastırdan ayrıldıktan sonra Afrika’nın güneyine doğru yöneldi. Ümit burnundan kuzeye doğru döndü. Orta Afrika üzerindeyken gözden kaybettik ama Mısır üzerinde tekrar yakaladık. Cismin rotası, Türklerin 4. nesil casus uydusu Mehmetçik II’nin görüş alanındayken doğuya doğru geniş bir yay çizdi. Hazar Denizi ve Türkmenistan’ı geçtikten sonra Tacikistan’la Özbekistan’ın sınırı üzerinde hız kesmeye başladı ve Çin hava sahasına girdi. İzlediği rota üzerindeki tek çok maksatlı uydu Çin Ulusal Uzay Dairesi CNSA’ya ait olduğu için onlardan yardım istedik. Kısa bir süre sonra Himalayaların üzerindeki yoğun bulut kütlesinin altına girdi ve kendisini gözden kaybettik ama mevcut ivme ve yön vektörlerini koruması halinde Everest yakınlarında bir yerlere inmiş olduğunu düşünüyoruz. Sürekli gözetim altında tuttuğumuzdan henüz örtülü bölgenin dışına çıkmadığından eminiz. Meteorolojiden aldığımız veriye göre izleme yaptığımız konumdaki fırtına aralıksız on iki gündür devam ediyormuş.

On iki gündür. Yani ilk kurban Jacques Delacroix’in öldürüldüğü günden beri. Mesleki içgüdülerim yine alarma geçmişti. Bu sefer ağzımı açan ben oldum.

-Everest’te dağcı kampları olması lazım. Garip bir şey gören olmuş mu?
-Fırtınanın yaklaşmasıyla kamplar boşaltılmış. Bu aralar eski popülaritesini yitirdiğinden fazla insan yokmuş zaten.
-Peki fırtınanın özellikleri hakkında bir bilgi var mı elinizde? Bu mevsimde bu kadar şiddetli ve uzun süren bir fırtına olması garip de.
-Bizim de ilgimizi çekti. Dairesel bir bulutlanma söz konusu. Bulutlar, saatin aksi istikametinde bir dönüş hareketi yapıyorlar. Oysa dünyanın manyetik alanı itibariyle kuzey yarımküredeki bulutların ters yönde dönmeleri lazım. Söz konusu dairenin merkezi Everest Tepesi’ni işaret ediyor. Bulutların altında çok yoğun kar yağışı olduğunu biliyoruz. Bir diğer ilginç noktaysa elektriksel boşalmalar. Yıldırımlar çifter çifter düşüyor. Şu ana kadar üç çift yıldırım düştüğü saptanmış.

Üç kurban, üç çift yıldırım.

-Bu elektriksel boşalmaların ne zaman olduğuna dair bir fikrimiz var mı?
-Kesin zamanlarını biliyoruz evet.
-Bu verileri alabilir miyim?
-Elbette. Yıldırımlarla ilgili ilginç bir şey daha var. Geçen yıl elektromanyetik alan hesaplamalarında yeni bir çığır açan gelişmeler yaşandığını takip etmişsinizdir belki. Bu yeni yöntemler, meteorolojide de yaygın olarak kullanılmakta. Artık manyetik alan hesaplamalarından yola çıkarak yıldırımların üç boyutlu izdüşümlerini almak mümkün. Yeni yöntem, Himalayalar üzerindekilere uygulandığında ortaya ilginç bir şey çıkıyor. Birazdan göreceğiniz şey, yaptığımız hesaplardan yola çıkarak oluşturduğumuz bir animasyondur.

Lisa Corus'un bir düğmeye basmasıyla animasyon gösterimi başladı. Dönen iki ayrı bulut grubu vardı. İkisinde de birer ışık belirdi. O anda görüntü dondu. Kamera hareket edip bulutlardan içeri girdi. Dağlık bir arazide süregiden bir fırtına belirdi ekranda. Görüntü donduğu için kar taneleri de havada asılı kalmıştı. Kamera birden geri döndü ve çok garip bir şey gösterdi. Yıldırımlar X şeklindeydi. “Neden böyle olduğunu bilmiyoruz” dedi, Lisa Corus. “Ama rastlantı olmadığından eminiz. Çinlilerin tüm ülkeyi sürekli gözleyen bir uydu ağı var. Onlardan kayıtları aldık ve inceledik. Bu fenomen 3 kere tekrarlanmış. Hepsinden belli bir süre sonra, bu şey her neyse harekete geçmiş. Ama o dönemde varlığından haberdar olmadığımız için takip yapmadık ve nerelere gittiğini bilmiyoruz.”

Ben biliyordum. Jacques DeLacroix için Pasifik’e, Ahmet Mukaddes için İstanbul’a, Celia Rosario için Buenos Aires’e gitti. Artık çok farklı bir konumdaydım. Katil hakkında bir şeyler biliyordum. Bu, bir sonraki cinayeti önlememi bekleyeceklerini gösteriyordu. Nasıl yapacağım konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Bunları düşünürken Lisa Corus’la bir an için göz göze geldik. Sanki düşüncelerimi okuyabilecekmiş gibi bakınca gözlerimi kaçırdım. Çok kısa bir süre daha gözlerini üzerimde hissettim. Sonra konuşmaya devam etti. Sözlerini bitirdiğini söyledi. Açıklama yapması için amirimi kürsüye davet etti ve işlerini bahane edip toplantı sonuna kadar kalamayacağı için özür diledikten sonra dışarı çıktı. Ben de peşinden gittim. Necdet kolumu tutup nereye gittiğimi filan sordu ama aldırış etmedim. Bayan Corus’un peşinden koştum.

-Pardon, bakar mısınız?
-Buyurun?
-Verdiğiniz bilgiler için teşekkür etmek istedim. Üzerinize düşenden fazlasını yapmışsınız bizim için.
-Sizin için mi?
-Polis teşkilâtı yani.
-Teşkilâttan böyle bir talep geldiğinde yapmak görevimdir. Fazlasını yaptığımı düşünüyorsanız meslekî merakımdandır. Bu şeyin ne olduğunu bulanın parlak bir geleceği olacağına da şüphem yok.
-Yine de teşekkürler.
-Aslında bildiklerinizi anlatmanızın büyük faydası olabilir bana.
-Bildiklerimi mi?
-Yapmayın. Toplantı boyunca çok düşünceliydiniz. Sorduğunuz sorular da çok detay şeylerdi. Bir şey bilmediğinizi yutturamazsınız bana.

Zeki kadındı. Biraz daha konuşsak kesin laf alırdı ağzımdan. Onun için hiçbir şey söylemedim. Gülümsedim ve yürümeye başladım. Gözlerinin beni takip ettiğini hissediyordum. Asansörü çağırdım. Gelmesini beklerken kravatımı çözdüm, rulo yaptım ve ceketimin cebine koydum. Refakatçiyle birlikte geldiğimiz yolu takip ederek binayı terk ettim. İş çıkışı saati olmadığından mekikte sıra yoktu. Mekikler, para ortadan kaldırıldıktan sonra ortaya çıkmışlardı ve bir zamanların taksilerinin görevini üstleniyorlardı. Bunlara tek kişilik tramvay da diyebiliriz, çünkü raylı sistem üzerinden gidiyorlardı. Bu raylar, trafiği engellemeyecek şekilde yolla kaldırım arasına döşenmişti. Otomatik olarak çalışıyorlardı. Bindikten sonra dokunmatik bir ekranda gideceğiniz yeri seçiyordunuz. Hatta mekiğin bilgisayarı, gezmeye gelip nerede kalacağını bilemeyenler için konukevi bile seçiyordu. Ama benim nerede kalacağım belliydi. Teşkilâtın anlaşmalı olduğu, eskiden Holiday Inn Oteli olan, Champs Elysées yakınlarındaki konukeviydi. Cihazın haritasıyla uğraşmadım bile. Listeden seçtim. Mekik hareket etti.

Konukevleri, paranın ortadan kalkmasından sonra otellere verilen isimdi. Kalacağım konukevine vardığımda akşam olmak üzereydi. Yol, beklediğimden biraz daha uzun sürmüştü ve sonlara doğru işten çıkanların etkisiyle trafik biraz artmıştı. Önce bir şeyler yedim. Sonra yukarı, odama çıktım. Bir duş alıp onca yolun pisliğini akıttım üzerimden. Zeplinden eşyalarımızı getirmişlerdi. Rahat bir şeyler giydim. Bir bardağın içine iki tane buz attım, biraz viski doldurdum. Kâğıt ekranı açtım ve notlarımı incelemeye başladım. Çakan şimşeklerin şekli gözümün önünden gitmiyordu. Bunun mutlaka bir anlamı olmalıydı. Şimşeklerin çaktıkları saatlerle kurbanların ölüm zamanlarını kıyaslamaya başladım. Şimşekler hep daha önce çakmıştı ama aradaki zaman farkı hepsinde değişikti. Birdenbire anladım her şeyi. Esra Mukaddes, babasının çığlığını saat 01.30 civarında duyduğunu söylemişti. İkinci şimşeğin saati de hemen hemen aynıydı. Diğer ifadelerle zamanlamaları karşılaştırdım. Demek ki iblis kurbanını seçtiği zaman çakıyordu bu şimşekler. Sonra da kurban işaretleniyordu. İyice uyku bastırmıştı. Yol yorgunuydum. Yatıp uyuyacaktım ama önce birkaç telefon etmem gerekiyordu.

Güm güm güm! Bu sesle uyandım sabah. Tek gözümü açtım önce. Güm güm güm! Gördüğüm kâbusun etkisi yerini günışığının ferahlığına bırakırken doğruldum. Tam dinlenememiştim, kafam hâlâ bir garipti ama uyku yine de iyi gelmişti. Kapı üçüncü kez vuruldu. Üzerinde konukevinin arması olan ropdöşambrı giyip kapıyı açtım. Suratımın önünde bir kâğıt ekran belirdi. Le Monde gazetesinden bir sayfa açıktı. Bir reklâm. Benim verdiğim reklâm. Ekran yana doğru kayınca Necdet’in suratı çıktı altından. Gülümsedi. Bembeyaz dişleri güneş ışığını yansıtıyor gibiydi.

-Günaydın.
-Sana da.

Başıyla ekrandaki gazeteyi işaret etti.

-Senin marifetin, değil mi?
-Başka kimin olabilir?
-Başın belaya girecek.
-Umurumda mı sence?
-Neler olduğunu anlatmak ister misin?
-Sana mı? Hayır.
-Bu senin vakan. Sahiplenmeye çalışmıyorum. Yardım etmeye çalışıyorum.
-Korktuğum bu değil.
-“Korktuğum.” Enteresan bir sözcük. Nedir peki “korktuğun”?

Dramatik olsun diye cevap vermeden önce biraz bekledim. Bunun sonucu kısa ama huzursuz bir sessizlik oldu.

-Kafayı yediğimi düşünmenden korkuyorum.

Güldü.

-Mukaddes’in et fabrikasındaki manzarayı unutmadım hâlâ. Ne söylesen inanırım.

Derin bir nefes aldım. Tam konuşmaya başlayacaktım ki içimden gelen bir şey beni tuttu. Bir süre bakıştık. Sonra hiçbir şeyi umursamadan anlatmaya başladım. Her şeyi anlattım. Jaques DeLacroix’i görmeye giderken suyun altında yanmasıyla ilgili yaptığım şakaları bile. Her şeyi. Arkasına yaslandı. Dirseğini koltuğun kenarına dayamıştı. Başparmağını yanağına, işaret parmağını burnuyla dudaklarının arasına yerleştirmişti. Bu, Necdet'in “pür dikkat dinliyorum ve değerlendiriyorum” pozuydu. Ben bir yandan anlatıp bir yandan koltuğun önünde volta atarken o da söylediklerime konsantre olmuş, ifadesiz gözleriyle beni takip ediyordu. Arada bir lafımı kesip soru soruyordu. Her şeyi tüm detaylarıyla anlattım ve nihayet gazete ilanına geldim. Gazete ilanında “işaret”in bir resmi vardı. İşaretlenen kişinin beni aramasını söylüyordu ilan. Sebep olarak da şeytan lafını pek karıştırmadan olabildiğince bilgi veriyordu. En azından bu şekilde işaretlenen kurbanların bir süre sonra öldüğü yazıyordu. Sayfanın en altındaki polis teşkilâtı amblemi de bunun resmî bir ilan olduğunu gösteriyordu. Anlatmayı bitirdikten sonra “tamamdır, eküri” dedi. “Eski eküri” diye düzeltmeye niyetlendim ama o kadar soğuk davranmayayım dedim. İstanbul seyahati ben istemesem de aramızdaki buzları biraz eritmişti galiba. Türklerin de dediği gibi, eski dosttan düşman olmuyormuş hakikaten. “Bence doğru olanı yapmışsın. Kayıtsız şartsız arkandayım. Zaten birazdan ihtiyacın olacak” demeye kalmadı, kapı bir kez daha vuruldu. Ama elle mi, yoksa silahla mı vurulduğu şüphe götürür bir konuydu. Sinirli biri gelmişti anlaşılan. Pek hevesli değildim ama yine de büyük adımlarla kapının yanına gittim. Kapıyı açtım. Amirim karşımdaydı. Arkasını dönüp gitmeden önce yüzündeki öfke dolu ifadeyle tezat oluşturacak kadar sakin bir sesle tek cümle söyledi: “Seni bu vakadan alıyorum!”

Altıncı Bölüm: Saklambaç

Sabah Necdet kapıma geldiğinde, o günün son günüm olduğunu hiç tahmin etmemiştim açıkçası. Aklımda bambaşka şeyler vardı. Yine de dolu dolu bir son gün geçirdim. 5 dakika boş durmadım.

08.02: Paris, Holiday Inn Konukevi
Jet hızıyla amirimle konuşmak üzere Necdet'le birlikte yemek salonuna indik. Kahvaltı servisi yapılıyordu. Dün gece yol yorgunluğuyla salonun ne kadar güzel düzenlenmiş olduğunu fark etmemişim. 2020 yılından beri her yıl farklı bir temayla düzenlenirdi bu salon. Bu yılki tema Orta Çağ'dı. Her şey tahta, taş, cam gibi doğal malzemelerden yapılmış havası veriyordu. Salonun ortasında da yine taştan yapılmış gibi duran bir havuz vardı. Tavandan aşağı inen iki camın arasından havuza doğru su akıyordu. Amirim yüzü giriş kapıya dönük bir şekilde oturmuştu. Geldiğimi görmek, olayların kontrolünü elden bırakmamak istiyordu. Beklemediği bir şey yapmak zorundaydım. Durum ciddiydi anlaşılan. Olmalıydı da. Pek masadaki ekranlardan okunan gazetelerde benim verdiğim ilan açıktı. İnsanlar, ellerindeki kâğıt ekranları birbirlerine gösteriyorlardı. Bu da tam benim istediğim şeydi aslında. Masaya doğru gittim. Necdet de hemen arkamdaydı. Masanın başına geldiğimde ben ağzımı açamadan o konuşmaya başladı. Sesi hâlâ tekinsiz bir sakinlik içerisindeydi.

-Polis okulunda toplum psikolojisiyle ilgili bir şeyler öğretmediler mi sana?
-Öğrettiler.
-Peki operasyonlarımızı mümkün olduğunca halkı rahatsız etmeden halletmemiz gerektiğini söylemediler mi?
-Söylediler.

Sesini yükseltti.

-Bu ne o zaman?

Ben sükûnetimi korudum.

-Halkı rahatsız etmem gerektiğine karar verdim.
-Bana danışmadan böyle bir kararı veremezsin!
-Verebilirmişim demek ki.
-Veremezsin! Versen de acil koduyla ve polis teşkilâtının mührüyle geçemezsin haberi! Etrafına bak! Herkes birbirine tam sayfa verdiğin ilanı gösteriyor. Operasyonla ilgili benim bile bilmediğim detayları ilanda yazmış olman bir yana, halkı telaşa teşvik edecek bir adım atmışsın. Şimdi gelecek sahte ihbarlar yüzünden iş iyice içinden çıkılmaz bir hal alacak. Böyle amatörce bir hata yaptığına inanamıyorum! Beni hiçe saydın! Teşkilâtı hiçe saydın! Meslek ilkelerini hiçe saydın! Bıktım bir yıldır arkanı toplamaktan.

O kadar bağırıyordu ki, yemek salonundaki bütün başlar bize dönmüştü. Necdet ise ifadesiz bir suratla bizi izliyordu. Bu hali İstanbul'daki günlerimizi hatırlatmıştı bana. Artık o ifadesizliğin arkasında plan yapan, tasarlayan bir zihin olduğunu biliyordum. Kimin yanında olduğunu ise zaman gösterecekti. Hâlâ tam anlamıyla güvenmiyordum ona.

-Arkamı toparlamanı ben istemedim.

-Dostumdur dedim, pek çok badireler atlattık bugüne kadar dedim ve topladım. Hata mı ettim? Necdet, sizin böyle durumlar için söylediğiniz bir atasözü vardı. Neydi?
-Besle kargayı, oysun gözünü.

Bu sefer sesini yükselten bendim.

-Hiç nankörlükle suçlama beni. Bu duruma gelmeyelim diye son bir yılda en az on tane istifa yazdım.
-Karınla çocuğun öldükten sonra mesleğin sana tutunacak bir dal olur diye düşündüm ve reddettim.
-Hata senin. Reddetmeseydin.
-Keşke!

Bu cümleyi söyledikten sonra kısa ve gergin bir sessizlik oldu. Altta kalmamış gibi görünse de bu sessizlik, söylediğime kafasında hak verdiği anlamına geliyordu. Garsonlardan biri gelip salondaki diğer konukların tartışmamızın hararetinden rahatsız olduğunu, böyle devam ederse bizi dışarı almak zorunda kalacaklarını söyledi. O gittikten sonra, sakin olmaya çalışan bir ses tonuyla ilk konuşan ben oldum.

-Senden hiçbir zaman iyilik istemedim. Eşimle çocuğum öldüğü zaman bile. Hangi dallara tutunabileceğimi bilecek kadar da iyi tanımıyorsun beni. Hiçbir zaman senin elemanından fazlası olduğumu hissetmedim. Birkaç zor vakanın üstesinden geldim diye beni öne çıkararak kendi prestijini arttırdın. Yine o günlere dönerim umuduyla bir yıldır verdiğim tüm istifaları reddediyorsun ama bu sefer farklı. Çünkü bu sefer ben eski günlere dönmek umuduyla bu vakayı çözmek istiyorum. Neyse, olan olmuş artık. Bu vakadan alma beni. Bırak başladığım işi bitireyim.

İlk önce cevap vermedi. Sözlerimi kafasında tahlil ediyordu. Muhtemelen bugüne dek çektiğimiz sıkıntılar, üstesinden geldiğimiz olaylar, birlikte çözdüğümüz vakalar, geçmişteki performansım geçiyordu aklından. Belki hâlâ beni o günlere döndürmenin bir yolu olup olmadığını düşünüyordu. Saatler gibi gelen birkaç saniyenin ardından gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı, gözlerini tekrar açtıktan sonra konuşmaya başladı.

-Hayır. Sana haddinden fazla müsamaha gösterdim. Görevden alındın. Küba'ya döndüğünde istifanı yine vereceksin. Ağzından itiraz ettiğini gösteren tek bir harf bile çıkarsa hakkında soruşturma açarım. Sadece bu son marifetini değil, bugüne kadarki bütün kabahatlerini önüne koyarım. Meslekten onursuz bir şekilde ihraç edilmeni sağlarım. Hatta seni hapse bile attırırım. Dostluk da bir yere kadar. Şimdi, silahınla polis kimliğini teslim et.

Ağzımı açıp itiraz edecektim ki, Necdet'in kolumu tutup sıktığımı fark ettim. Bir süre bakıştık. Kaşlarını yukarı kaldırıp yapmamam gerektiğini ima etti. Öfkeliydim. Bu vaka yüzünden istifamı geciktirmiştim. Ne pahasına olursa olsun bir sonuca ulaştıracaktım. Vakayı alırken yüklediğim misyon başarısız olmak üzereydi. Polisliğinin ilk günlerindeki hevesli ve idealist José bir daha dirilmemek üzere ölüp gitmek üzereydi. Vakayı almamı sağlayan mesleki merakıma, hepsinden önemlisi geçen yıl olanlardan sonra mesleki olarak hiçbir haltı beceremeyen kendime borçluydum. Çözmek zorundaydım. Elimi cebime attım. Kartlığımı çıkardım. İçinden polis kimliğimi aldım. Amirim de, Necdet de beni izliyordu. İçimdeki öfke yangının şiddetiyse her geçen saniye artıyordu. Kısa bir süre tereddüt ettikten sonra kart şeklindeki polis kimliğimi masaya, amirimin önüne koydum. Artık polisliğin getirdiği tüm özel yetkilerden muaftım. Dolayısıyla silah da taşıyamazdım. Bu sefer diğer elimi ceketimin içine soktum, tabancayı kılıfından çıkardım. İçimden masanın üzerine bırakmak gelmiyordu bir türlü. Elimde şöyle bir tarttım. Aslında tabancayı değil, umudumu tartıyordum. Vakayı çözme umudumu. Meslekî umudumu. Çaresizdim ve bu çaresizlik, içimdeki öfkenin daha da kabarmasına sebep oluyordu. Midemden yükselen yangın bir anda yemek borumdan yukarı doğru çıktı ve burnumdan püskürdü sanki. Gerisini hatırlamıyorum.

08.21: Holiday Inn Konukevi Otoparkı
Oraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Film kopmuştu. İlk fark ettiğim şey gökyüzünde kapkara bulutlar olduğuydu. Bulutların rengi ruh halimi çok güzel yansıtıyordu. Telefonumun sesi beni biraz daha kendime getirdi. “Alo?” Neden bilmiyordum ama hâlâ nefes nefeseydim.

08.21: Holiday Inn Konukevi Yemek Salonu
Necdet, amirimin koluna girmiş kalkmasına yardım ediyordu. Amirimin en sevdiği takım elbisesi sırılsıklam olmuştu. Doğruldu. Yakasında kalmış olan birkaç cam parçasını eliyle süpürerek temizledi. Yaptığım karşısında o kadar sinirlenmişti, Necdet'e doğru döndü ve dişlerinin arasından “getir o iti bana!” dedi. “Tamam” dedi Necdet. “O işi bana bırak. Sen yüzündeki kesiklerle ilgilen.” Bu laf üzerine amirim elmacık kemiklerini yokladı. Sonra da eline baktı. Yüzü gerçekten kanıyordu. Necdet amirimin yanından ayrıldı ve beni aramaya koyuldu.

08.22: Holiday Inn Konukevi Otoparkı
-José Banalinas'la mı görüşüyorum?
-Buyrun?
-Merhaba. Gazeteye verdiğiniz ilan için aramıştım. Galiba son kurban benim.
-Adınız nedir?
-Inge Sverinsson.

Nereden hatırlıyordum ben bu ismi? Inge Sverinsson. Tabii ya! İsveçli meşhur yazar ve barış eylemcisi. 1. Dünya Barışımızın mimarı. İblis son kurban olarak çok anlamlı birini seçmişti kendine. Bugüne dek kurduğu krallığı yıkan en önemli kişiyi.

-Bu büyük bir şeref, Bayan Sverinsson. Keşke daha iyi şartlar altında tanışmış olsaydık.
-Teşekkür ederim ama böyle büyük iltifatlardan rahatsız oluyorum. Bana Inge diyebilirsiniz.
-Inge, sakıncası yoksa görüntülü olarak konuşmak istiyorum.
-Neden?
-Sahte ihbarlar olabilir. Yüzyılın başından bu yana pek çok şey değişti ama bazı kötü alışkanlıklarımızdan hâlâ vazgeçemedik.

Nezaket kuralları gereği benim de telefonumun görüntü fonksiyonunu açmam gerekiyordu. İlk başlarda ekran simsiyahtı. Görüntü iki saniye kadar sonra geldi. Karşımda gerçekten de Inge Sverinsson vardı. Sapsarı saçları omuzlarından aşağı dökülmüştü. Barış eylemciliği yaptığı yıllarda bir hayli yıpranmasına rağmen hâlâ yaşını belli etmiyordu. Çenesinin sol alt kısmındaki “işaret”i saymazsak yüzünde hiç kırışıklık yoktu. Eliyle sol tarafındaki saçlarını omzunun gerisine doğru itti. Başını kaldırıp işareti gösterdi bana. Bir şey diyemedim. Hem üzülmüştüm, hem de onu kurtarmak için ne yapabileceğimi düşünüyordum.

-Ölecek miyim?
-Bilmiyorum. Neredesin, Inge?
-İsveç Alpleri'ndeki dağ evimde. Nedir bu şey?
-Şu anda anlatamam. Hemen oraya geliyorum. Yüz yüze konuşuruz. Ne zaman oldu bu?
-Sabaha karşı.
-Saati aklınızda mı?
-Altıya çeyrek var gibiydi.
-Neden daha önce aramadınız?
-Gazeteyi yeni gördüm. Yapmam gereken bir şey var mı?
-Hayır. Oraya ekip göndermeye çalışacağım ancak size yaklaşmayacaklar. Evin çevresini sarıp bekleyecekler. Onlar geldikten sonra beni arayın. Bir daha görüşelim.

Arkadan Necdet'in sesini duyuyordum.

-Şimdi kapamam lazım.
-Ama--
-İlk fırsatta tekrar görüşeceğiz. Göndereceğim ekipleri bekleyin.

Necdet'in yanına gittim. Nasıl göründüğümü bilmiyordum ama yüzündeki korku dolu ifadeden pek hoş olmadığını anladım.

-Nerelerdesin?
-Buradayım işte.
-Ne yaptın oğlum sen?
-Hatırlamıyorum.
-Ne?!

Nasıl becerdi bilmiyorum ama, yüzünde beni ilk gördüğüne nazaran daha da korku dolu bir ifade belirdi.

-Amirini tutup yemek salonunun ortasındaki havuza fırlatıyorsun ve hatırlamıyorsun, öyle mi?

Bir şey diyemedim.

-Neyse. Bunu sonra konuşuruz. Şimdi ortadan kaybolmamız lazım. Daha kahvaltı da etmedik.

-Kahvaltıyı boş ver. Yeni kurbanı bulduk.
-Kimmiş?
-Inge Sverinsson.
-Emin misin?
-Evet. Görüşmeyi görüntülü yaptık.
-Yine de sahte ihbar olabilir.
-Olamaz. Sabaha karşı ESA'dan Lisa Corus aradı. Şimşeklerin çaktığını söyledi.
-Kurbanın işaretlendiğini gösteren şimşeklerin mi? Neden daha önce söylemedin?
-Fırsat mı oldu ki? Her neyse. Inge Sverinsson'a saat kaçta işaretlendiğini sordum. Lisa Corus'un verdiği saatle tutuyor.
-Tamam. Ne yapacağız şimdi?
-İsveç'e gidiyoruz.
-O zaman acele edelim. Amirinin sana yardım ettiğime uyanmaması lazım. Seni bulup geri götürmemi söylemişti.
-İyi de nereye gidiyorsun? Araban öbür tarafta değil mi?
-Bu saatte trafik vardır. Metroyla gideceğiz. Hem benim arabayı otoparkta bırakırsak daha iyi olabilir.

08.27: Holiday Inn Konukevi Reviri
Hemşire amirimin yaralarına pansuman yapıyordu. “Kimin marifeti bu?” diye sordu. Amirim cevap vermedi önce. Kafası başka yerdeydi. Hemşire üstledi.

-Kimin marifeti bu?
-Delinin tekinin.
-Ucuz atlatmışsınız.

Amirim cevap vermedi. Tekrar düşüncelerine daldı. Gazetede çok eskiden okuduğu bir haber gelmişti aklına nedense. Türkiye'deki yetkililerin yumuşak bir darbeyle güçlerini kaybedişleri. Yerlerine entegrasyon yanlısı kişilerin geçmeleri. Necdet Aslanoğlu'nun İstanbul Emniyet Bölge Müdürlüğü'ne atanması. Türkiye'nin geç de olsa entegrasyona evet demesi. Necdet Aslanoğlu'yla yapılan bir röportajda geçmişte kendisinin de entegrasyona karşı olduğu yönündeki demeçleri olduğunun hatırlatılması. Necdet'in bunun üzerine kendisinin de Ahmet Mukaddes'in okullarından yetişmiş olduğunu, siyasi kanattaki ve emniyetteki arkadaşlarıyla birlikte yaptıkları plan dâhilinde satranç tahtasındaki tüm taşlar yerine oturana kadar bekleme kararı aldıklarını, sonra harekete geçtiklerini, aslında kendisinin ilerici biri olduğunu ve ilerlemenin karşısında duran hiçbir hareketin içinde yer almayacağını söylemesi. José'yle Necdet'in samimiyetini sorguladıklarını hatırlıyordu. Ya çok dürüst ya da çok iyi tiyatrocu olduğuna karar vermişlerdi. Tilki Necdet. Harekete geçmek için uygun anı kollayan Necdet. Ahmet Mukaddes'in ölümünü araştırmak için ortalığı birbirine katan, kusursuz bir istihbarat çalışması yapıp ESA'da toplantı yapıldığını öğrenen ve Paris'e gelen Necdet. Görevden alınmamla soruşturmada tek yetkili isim haline gelen Necdet. Rütbe açısından kendisine denk olduğu için kolay kolay engelleyemeyeceği Necdet. Amirim böyle bir hataya nasıl düşmüştü? Elini cebine attı. Cep telefonunu çıkardı. Hemşire pansumana ara vermekten duyduğu memnuniyetsizliği dile getirip hareketsiz kalmasını söyledi. Amirim dehşetle telefonunun bozulduğunu gördü. Yan çevirince içindeki sular akmaya başladı. Başını kaldırıp hemşireye baktı ve en şirin yüz ifadesini takınarak “affedersiniz, cep telefonunuz yanınızda mı acaba?” diye sordu.

08.49 Paris Metrosu
Metroda Necdet, hararetli bir şekilde öfkeden kendimi kaybettikten sonra yaptıklarımı anlatıyordu. Dediğine göre kılıfından çıkardıktan sonra uzunca bir süre amirimin masasının önünde elimdeki silaha bakakalmışım. Hiç hareket etmiyormuşum. Nefes aldığım bile belli değilmiş. Amirim bir iki kez seslenmiş bana ama cevap alamamış. Bir anda elimdeki silahı yemek salonunun ortasındaki havuza atmışım. Silah, havuzun kenarındaki taş yüzeye çarpıp parçalanmış. Sonra amirimin masasını devirmişim. Amirimi yakasından tuttuğum gibi havuzun başına kadar sürüklemişim. “Deli kuvveti var oğlum sende” diye yorum yaptı bu noktada Necdet. “Adam senden rahat 10 santim daha uzun, cüssesi de fazla. Nasıl becerdiğini hâlâ anlayabilmiş değilim.” Bense hikâyenin sonunu merak ediyordum. “Eee?” deyip elimi “hadi devam et” edasıyla sallayarak anlatmasını istedim. Amirimi sürükleyerek havuzun başına götürmüşüm. Amirim direnmiş, hatta yumruk atmaya bile çalışmış ama hepsini savuşturmuşum. Havuzun başına geldiğimizde “Silahımı mı istiyordun?” demişim. “Al sana silah!” Ve amirimi havuza fırlatmışım. Başını çarpınca arasında suların aktığı camlar parçalanarak üzerine yağmış. Amirim suya düşmüş. Bense hiçbir şey olmamış gibi arkamı dönüp çıkmışım. Necdet amirimin kalkmasına yardım ettiğiyle ilgili bir şeyler anlatmaya devam ederken, ben daha önce böyle bir öfke nöbeti geçirip geçirmediğimi merak ediyordum.

08.51 Holiday Inn Konukevi Otoparkı
Hemşire dişli çıkmıştı. Tedavisi bitene kadar cep telefonunu vermeyi reddetmişti. Her türlü polis taktiğini de savuşturmayı bilmişti. Son koz olarak “kaybedilecek hayatlardan siz sorumlusunuz” dediğinde bile istifini bozmamış, “eminim Paris'in emniyet güçleri siz olmadan da suç önlemedeki başarılarını sürdüreceklerdir” cevabını vermişti. Galiba bunun altında konukevinin yemek salonunda olanlardan haberdar olması yatıyordu. Sonunda hemşireye geri adım attıramayacağını ve bu şekilde daha fazla vakit kaybettiğini anlayan amirim, sessiz bir şekilde tedavinin tamamlanmasına razı olmuştu. Sonra da otelin otopark bölümüne doğru koşmuştu. Necdet'e tahsis edilen araba hâlâ yerindeydi ama bu beni aradığı anlamına gelir miydi? İşini şansa bırakamazdı. Necdet'e kolay kolay dokunamayabilirdi ama benimle uğraşabilirdi. Hemşirenin cep telefonunu çıkarıp bir numara çevirdi. Tek çalıştan sonra açıldı.

-Alo, iyi günler. Küre-Cell Uydu İletişim Hizmetleri. Adım Pierre. Nasıl yardımcı olabilirim?
-Merhabalar. Ben Emniyet Teşkilâtı Küba Bölge Müdürü Guillermo Notanmal. Yetki onay şifrem EMT-CUBA-978/544912.
-Bir saniye. Kontrol ediyorum efendim.

Yağmur başlamıştı. İçeri kaçtı.

-Yetki şifreniz onaylandı efendim, buyurun.
-Emniyet teşkilâtında astım olan José Destino'ya tahsis edilmiş telefonun takip edilmesini ve gelen tüm aramaların bloke edilmesini istiyorum.
-Bir saniyeeee-- Tamam. Telefona yapılacak tüm aramalar bloke edildi. Yalnız mevkiini şu anda ekrandan takip edemiyorum. Telefonu kapalı veya uyduya erişemeyecek bir yerde olabilir.
-Metro gibi mi?
-Evet.
-Anlıyorum. Peki bugün kendisine gelen aramaların bir listesini alabilir miyim?
-Elbette efendim. İki görüşme yapılmış. Biri ESA'nın dahili telefon numarasına ait. Görüşme sabaha karşı saat 5.47'te gerçekleşmiş. Yarım saat önce de Inge Sverinsson'a ait özel bir numaradan aranmış.
-Inge Sverinsson'un telefonunun mevkii nedir?
-Maalesef özel izniniz olmadan şahsa ait bilgileri sizinle paylaşamam efendim.
-İşbirliği yapmanız lehinize olur. Bu bir polis soruşturması.
-O zaman savcılıktan izin çıkartmak sizin için hiç zor olmayacaktır efendim.

Zorlamanın anlamı yoktu.

-Peki. O halde José Destino'nun telefonunu takip etmeye devam edin. Mevki bilgilerindeki önemli değişiklikleri bana bildirin. Ayrıca kendisiyle bağlantıya geçmeye çalışan numaraları da bilmek istiyorum.
-Memnuniyetle efendim. Yardımcı olabileceğim başka bir şey?
-Şimdilik bu kadar. Size kolay gelsin.
-Sağ olu-- Efendim, José Destino'nun telefonunu şu anda ekranımda görmeye başladım.
-Nerede?
-Charles de Goulle Havaalanı.

09.11 Charles de Goulle Havaalanı
Metrodan direkt havaalanına çıkmıştık. Oradan da kalabalığa aldırış etmeden bize tahsis edilen özel yollardan geçerek İstanbul Emniyeti'ne ait zepline en yakın perona gelmiştik. Kapıda güvenlik bekliyordu.

-İçeri girmeden önce bunu sana versem iyi olur. Her ihtimale karşı.
-Polis kimliğim! Almayı nasıl becerdin?
-Zor olmadı. Sağlam kargaşa yarattın. İyi ki masayı devirmişsin. Soran olursa soruşturmayı ben yürütüyorum, sen kilit adamımsın.
-Soran olursa öyle deriz. Peki soran olmadığı sürece ne durumdayız?
-Soran olmadığı sürece arkandayım.

Kapıdaki güvenlik bize kimlik sordu. Önce Necdet gösterdi kimliğini. Sonra sıra bana geldi. Benimkine biraz daha uzun baktı. Veya amirimin bizi engellemek için havaalanı güvenliğine beni yakalaması için telefon edeceğini düşündüğümden bana öyle geliyordu. Soğuk terler boşalmaya başlamıştı. Güvenlik, kimliğimin arkasını çevirdi. Sonra da iyi yolculuklar dileyerek bana geri verdi. Dışarı çıktığımızda yağmur başlamıştı. Pardösülerimizi başımızın üstüne geçirerek korunmaya çalıştık. Gözlüğümün ıslanmasından nefret ederdim. Elektrikli bir araç bizi perondan aldı ve Emniyet Teşkilâtı Türkiye Bölge Müdürlüğü'ne tahsis edilmiş olan zepline götürdü. Zeplin havalandıktan sonra ancak rahatlayabildim.

09.22 Holiday Inn Konukevi Yemek Salonu
Âmirim, Charles de Goulle Havaalanı güvenliğini arayıp üzerinde kimliği olmayan José Destino isimli bir polis gelirse derhal alıkonulmasını ve kendisine haber vermesini söylemişti. Havaalanı güvenliği de şimdiye kadar kontrol noktalarından geçmemişsem beni yakalayacaklarını söylemişti. Kimliğimin elinde olduğunu düşündüğünden geçip geçmediğimi kontrol ettirmek aklıma bile gelmemişti amirimin. Yemek salonuna geri döndü. Salonu boşaltmak umduklarından uzun sürmüştü. Otel güvenliği silahımın parçalarını topluyor, hizmetliler devrilen masaları düzenlemeye çalışıyor, kırılan camları toparlamaya temizliyordu. Otel yetkililerinden biri de çalışmaları koordine ediyordu. Amirimin geldiğini görünce yanına yaklaştı. “Memur bey, güvenliğimiz silahın bütün parçalarını bulmayı başardı ama José Destino adına düzenlenmiş polis kimliğini bulamadık.” diyerek bilgi verdi. Bu bilgi tokat gibi çarptı Guillermo Notanmal'ın suratına. Havaalanı güvenliğini tekrar arayıp kontrol noktalarından geçip geçmediğimin araştırılmasını istedi. Gelen cevap öfkesini daha da arttırdı. Telefonu kapattı. “Kahretsin!” diye bağırarak yumruğunu masalardan birine vurdu. O sırada telefonu çaldı. Uydu telefonu hizmeti veren kuruluşun müşteri hizmetlerinden Pierre'di arayan. Telefonumun kuzeydoğuya, İsveç yönüne doğru düz bir hat üzerinde hareket etmekte olduğunu söyledi. Çevresindekilerden bir Dünya haritası getirmelerini istedi. İsteğini hemen yerine getirdiler. Harita üzerinde Paris'i buldu. Parmağıyla kuzeydoğu yönünde bir çizgi çizdi. Sanki duyabilecekmişim gibi “Nereye gidiyorsun?” dedi. Tekrar telefona sarıldı. Küba Emniyet'ini aradı ve Inge Sverinsson'a ait evlerin listesini istedi. Karşısına yine özel izin engeli çıktı. Bunun üzerine telefondaki memura gazete haberlerini veya röportajlarını taramasını istedi. Umuma açık olarak verilen bilgiler için özel izin gerekmezdi. Biraz uzun sürdü ama telefonu kapattığında nereye gittiğimi bilmenin huzuru içerisindeydi.

19.26 İsveç Alpleri
Necdet, zeplindeyken amirimin aldığının yerine bir silah vermiş, sonra da İsveç'teki yetkilileri arayıp evin etrafını sarmalarını ama içeriye girmemelerini istemişti. Sadece bir kişi içeri girecek, Inge Sverinsson'a durumu açıklayacaktı. Inge özellikle belirtmediği sürece, o kişi de yanında kalmayacaktı. Bunu da iyi ki yapmıştı, çünkü o polislerin araçlarının bıraktığı izleri takip ettiğim için bu kadar hızlı gidebiliyordum. Yoksa bu tipide ancak aracın burnunun ucuna kadar görebiliyordum. Bize tahsis edilen Volvo cip, elinden geleni yapıyordu ama yüksek hız, zorlu yol koşulları, aracın üzerindeki bütün ışıkların yanıyor olması, iç ısıtma filan derken şarj göstergesi büyük bir hızla aşağı iniyordu. Keşke bir saat önce geçtiğimiz son kasabada şarj etseydik diye geçirdim içimden ama Inge'ye yetişmek istiyorsak kaybedecek bir saniyemiz bile yoktu. Aracın şarjı ucu ucuna da olsa yetecek gibiydi ama dönüşe geçmeden önce Inge'nin evinden hat çekip şarj etmemiz gerektiği kesindi. Tabii dönüşe geçmeden önce “Inge'nin evi” diye bir şey kalırsa. İki aracın yan yana ancak geçebileceği kadar geniş olan dağ yolu bir yere varacakmış gibi görünmüyordu. Kıvrıla kıvrıla yukarılara doğru çıkan yol sanki karanlık tarafından yutulmuş gibiydi. Farlarımız tarafından yırtılan karanlık kendini hemen arkamızda onarıyordu. İri kar taneleri, görüş alanımıza giren her yerde kendilerini gösteriyorlardı. Kim en yakın medeniyet emaresinden bir saat uzaktaki bir dağ evinde yalnız yaşamak isterdi ki? Her barış gönüllüsü gibi Inge Sverinsson'la da uğraşanlar, karalamaya çalışanlar olmuştu. Hatta bunlardan bir kısmı en yakınındakilerdi. İş adamı olan kocasıyla bu yüzden boşanmışlardı ama bu kadar mı küsmüştü hayata?

19.28 İsveç Alpleri, Inge Sverinsson'un evi
-Adınız ne demiştiniz?
-Komiser Abdullah el-Bedrî.
-Evinizden çok uzaktasınız, Bay el-Bedrî.
-İki yıl daha mecburî hizmetim var.
-Buraya alışmak zor oldu mu?
-Mısır'ın ikliminden sonra soğuğa alışmakta biraz zorlandım. Onun haricinde hayır. Çalışma arkadaşlarım da ellerinden geleni yaptılar.

Bir sessizlik oldu. Sverinsson başını öne doğru eğdi. Komiser el-Bedrî, doğululuktan gelen bir içgüdüyle teselli etme ihtiyacı hissetti.

-Sakin olun, Bayan Sverinsson. Size yardım etmek için buradayız.
-Elimde sakin olabilmem için yeterli veri yok. Çenemin altındaki bu şey nedir? Hayatım neden tehlikede? Hiçbir şey bilmiyorum. Akıl sağlığımı korumaya ve sizinle mümkün olduğunca işbirliği yapmaya çalışıyorum ama ne kadar başarılı olduğumu bilmiyorum.
-Bence gayet iyi gidiyorsunuz.

Polislikten gelen içgüdülerle etrafını inceledi Abdullah el-Bedrî. Ev iki katlıydı. Aşağı kat normal bir dağ evi gibiydi. Mutfak ve salon aşağıdaydı. Salonda kocaman bir televizyon ve ev sineması sistemi hemen göze çarpıyordu. Yukarıda ise bir bar ve hemen yanında bir kütüphane vardı. Kütüphanenin yanındaki şömine, muhteşem dağ manzarasını gözler önüne seren camları kesen tek şeydi. Şöminenin karşısına, yerdeki İran halısının üzerine bir oturma grubu ve sehpa yerleştirilmişti. Kocaman katın tam çapraz köşede çift kişilik bir yatak duruyordu. Manzaranın en muhteşem olduğu yere de bir çalışma masası yerleştirilmişti. Masanın üstü, evin geneline yayılmış olan düzeni yansıtıyordu. Bilgisayar, kâğıtlar, kalemler, hepsi bir robot tarafından hassasiyetle yerleştirilmiş gibi düzgün ve simetrik olarak duruyordu.

19.31 İsveç Alpleri
Necdet'in telefonu çaldı. Açmadan önce ekrana baktı ve telefonu bana uzattı. “Sanadır” dedi. “Lisa Corus arıyor.” Araç içindeki hoparlörlere vermesini istedim. Tek bir tuşa basmasıyla telefonla cipin bilgisayarı arasında bağlantı kuruldu ve hat açıldı.

-Alo?
-Bayan Corus?
-Bir saattir size ulaşmaya çalışıyorum. Hattınızın iptal edilmiş olduğundan haberiniz var mı?
-Ne?!

Aslında şaşırdığım şey bu değildi. Başka bir şey beklemiyordum zaten. Merak ettiğim, beni şaşırtan şeyi hemen sordum.

-Necdet'in telefonunu nereden buldunuz?
-Dün benimle konuşan tek kişi siz değildiniz. Arayıp aramamak konusunda çok düşündüm ama en sonunda kendisinin anlattıklarından da yola çıkarak birlikte olabileceğinizi düşündüm.
-İyi yapmışsınız.
-Her neyse. İzlediğimiz şey var ya.
-Evet?
-Harekete geçti. Bu sefer çok hızlı ve düz bir rota izliyor. Acelesi var galiba. Umarım yakınında değilsinizdir.
-Şu anki mevkii nedir?

Lisa Corus'un verdiği cevabı duyamadım. Son bir virajı dönmemle uzaktaki bir dağ evinin ışıkları görünmüştü. Ancak sevinmeye fırsatım olmadan Necdet kolumdan dürtüp parmağıyla bir şeyi işaret etti. Kafamı kaldırıp baktığımda gökyüzündeki uğursuz bir ateşin eve doğru alçalmakta olduğunu gördüm.

19.35 İsveç Alpleri, Inge Sverinsson’un evinin 2. katı
Üst katı çepeçevre saran bütün camlar bir anda patladı. Evin doğuya bakan cephesinde ateşten, uğursuz bir mahlûk, bir iblis belirdi. Abdullah el-Bedrî, Sverinsson'u tuttuğu gibi merdivenlerden aşağı doğru fırlattı. Sverinsson yuvarlanarak aşağı düşerken yukarıdaki komiserin “saklanın” diye bağırdığını duydu.

19.36 İsveç Alpleri, Inge Sverinsson’un evinin dışı
Silah seslerini duyan polisler içeri girmeye hazırlanıyorlardı. Birden bire duydukları kükreyen bir motor sesi ve aralıksız çalan korna karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Gökteki alevi gördükten sonra gazı öyle bir köklemiştim ki hızımız saatte 140 km'ye ulaşmıştı. Evin etrafı sarılmıştı. Polis araçlarının oluşturduğu barikata çarparak yardım. Az kalsın yol yönünde nöbet tutan polislere de çarpıyordum. Hava yastıkları açıldığından önümü zor görüyordum. Yol burada son buluyordu. Meydan gibi bir yerdeydik. Frene abandım. Araç ne kadar yavaşladı bilmiyorum. Taştan Evin kenarında yığılmış olan odunlara çarpıp dört bir yana dağıtarak durduk. Kapıyı açmaya çalıştım ama sıkışmıştı. Silahımı kullanarak camı kırıp kendimi dışarı attım. Yüzüme çarpan soğuk hava, iki çarpışmanın yarattığı sersemliği hemen aldı üzerimden. Şöyle bir dönüp baktım. Volvo'yu şarj etmemize gerek kalmamıştı. Ayağa kalkıp eve doğru koşmaya başladım.

19.37 İsveç Alpleri, Inge Sverinsson’un evinin 1. katı
Inge Sverinsson, büyükçe gardırobunun içindeydi. Yukarıdan gelen silah sesleri korkunç bir çığlıkla son bulmuştu. Bir eliyle ağzıyla burnunu kapamıştı. Zaten nefes almaya bile korkuyordu. Diğer eli de kalbinin üzerindeydi. Deli gibi atan kalbinin sesinin duyulmasını önlemeye çalışıyordu. Merdivenlerden aşağı inen ayak sesleri duymaya başladı. Bu ayaklar bir insana ait olamazdı. Çok daha ağır bir şey olmalıydı. Güm, güm güm! Sesler yaklaştı, yaklaştı. Gardırobun önüne kadar geldi, sonra geçip gitti. Yeri sarsacak kadar şiddetli olan ayak sesleri alçalmaya başladı. Inge Sverinsson'un vücudundaki adrenalin salınımı yavaşladı. Rahat bir nefes almaya hazırlanıyordu ki sesler önce durdu, sonra tekrar yaklaşmaya başladı. Inge Sverinsson gözlerini kapattı ve bildiği tüm duaları okumaya başladı. “Inge” diye seslendi uğursuz bir ses. “Neredesin?” On binlerce tırnağın karatahtaya sürtünmesine benzeyen bir sesti. “Elma dersem çık, armut dersem çıkma!” Gardırobun kapağı açıldı. Karşısında ateşten bir yaratık vardı. Bacak eklemleri öne doğruydu. İblisin sol elindeki ateş yavaşça sönerek ete ve kemiğe dönüştü. Ellerinin ucunda upuzun, simsiyah tırnaklar belirdi. Kaslı kol uzanıp Inge'nin boynunu yakaladı ve gardırobun içinden çekerek aldı. Tıpkı kolu gibi sönerek derisi olmayan bir koçbaşı haline dönüşen yüzüne doğru yaklaştırmaya başladı. Inge yüzünü buruşturdu ama bunun sebebi gördüğü yaratığın iğrençliği de, hissettiği korku da değildi. Kokuydu. İnsanlığın bütün çürümüşlüğünün, bütün pisliklerinin kokusu. Çenesinin altındaki işaretten akan cerahatinkine benzeyen ama çok daha güçlü bir koku. İblis konuştu ama dudakları hareket etmiyordu. Söylenenleri kulaklarıyla değil, zihniyle duymakta olduğunu o zaman anladı. “Merhaba, Inge” diyordu iblis. “Uzun zamandır senden haber alamayınca merak ettim. Umarım iyisindir.”

DEVAM EDECEK...

1 yorum:

Improbable dedi ki...

Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Gerçekten güzel yazmışsınız, elinize sağlık :)