1 Aralık 2008 Pazartesi

Death Race: Bu parkurun dayısı benim!

Death-Race-small Künye:

Yönetmen/Senarist/Yapımcı:
Paul W. S. Anderson
Yapım yılı: 2008
Oyuncular:
Jason Statham
Tyrese Gibson
Joan Allen
Ian McShane
Natalie Martinez

İlgili Bağlantılar:
IMDB
Filmin resmî sitesi
Filmin fragmanı

Günün birinde kadri kıymeti bilinmeyen yönetmenlerle ilgili bir kitap yazarsam, bir bölümünü mutlaka Paul W.S. Anderson’a ayıracağım. Kendisi bir Scorsese, bir Coppola, bir Lucas, hatta bir Spielberg bile değil belki ama ne yönetmenliği, ne yazarlığı, ne de çektiği filmler “berbat” sıfatını hak ediyor. Açıkçası pek çok filminin de hak ettiğinden daha ağır eleştirildiğini düşünüyorum.

Kimdir Paul W.S. Anderson? Neden böyle çarşaf gibi bir ismi vardır da her yazışında yazarın parmaklarına koparırcasına eziyet etmektedir? Paul W.S. Anderson, sinemada bilgisayar filmleri uyarlamaları furyasını başlatan yönetmendir. Günümüzde, özellikle Üwe Boll’dan sonra pek iyi bir referans değil bu tabii. Ancak kanımca türün en başarılı örneklerini çeken de bu yönetmendir. İlk filmi Ölümcül Dövüş I’le (Mortal Kombat) pek kimseye yaranamamış olsa da gerek özen gösterilmiş, oyundaki “arena” havasını veren dekorları, gerekse yer yer parlayan dövüş koreografileriyle hâlâ bilgisayar oyunu uyarlamaları içinde en izlenebilir olanlardan biridir. İkinci filmi Ufuk Faciası, (Event Horizon), Sam Neill ve Laurence Fishbourne’lü kadrosunu akıllıca kullanan, yer yer seksenlerin korku furyasına göndermeler yapan, Yaratık’la (Alien) Şeytan (Exorcist) filminin bir karışımı olarak nitelendirebileceğimiz bir korku filmiydi ve Anderson’un bugüne dek çektiği en iyi filmdi belki de. Daha sonra Bıçak Sırtı (Blade Runner) filminin manevî oğlu statüsündeki Kurt Russel’lı Asker (Soldier) geldi. Ölümcül Deney’le (Resident Evil) yeniden bilgisayar oyunları uyarlamalarına dönen Anderson, artık çektiği filmleri yazmaya da başlamıştı. Sadece ilkini yönetmesine rağmen, serinin üç filmini de o yazdı. İlk Ölümcül Deney büyük ölçüde Küp’ten (The Cube) etkilenmiş olsa da izlenebilir bir filmdi. paulandersonŞiddetle tartışılır belki ama bugüne dek çekilmiş en iyi bilgisayar oyunu uyarlaması olarak bile düşünülebilir. Arkasından belalı bir projenin altına girdi Anderson. Alien vs. Predator’u çekti. Bu sefer memnun etmeye çalıştığı iki farklı grup vardı. Sonuçta ikisini de memnun edemedi belki ama amacının bu olduğunu da düşünmüyorum. Zira AvP daha ziyade Anderson’un yazarlığını konuşturmak istediği filmdi ve bunu da yaptı. Sonradan 5 dakika içinde harcayarak bir çuval inciri berbat edecek de olsa, karakterlerin hepsinin geçmişini yazıp seyirciye vererek “karton kurban karakter” sendromunu yenmeyi başardı. Yaratık filmlerindeki meşhur şirket Wayland-Yutani’nin ve serinin Ripley haricinde birden fazla filminde görünen tek karakteri olan Android Bishop’un kökenlerine inerek serinin evrenine katkıda bulundu. Kendisinin fikri mi, yoksa çizgi-romanlarında daha önce işlendi mi bilmiyorum ama Yaratık-Avcı kırması da son derece güzel bir fikirdi, filme dâhil ederek doğru bir şey yaptı.

Aynı Paul W.S. Anderson, yine kendi kaleme alıp yönettiği bir filmle çıkıyor karşımıza. 1975 tarihli Ölüm Yarışı (Death Race) filminin yeniden çevrimini üstleniyor ve belki de Ufuk Faciası’ndan bu yana en başarılı işini çıkarıyor. 2012 yılındayız. Henüz nükleer kıyamet yok. Daha birbirimizi kesmekle yetiniyoruz. Ekonomik bir kıyamet var. Gerçi o kıyametin kopması 2012’yi bulmadı ama Paul W.S. Anderson bazı kıyamet kehanetlerine gönderme yapmak istemiş olabilir. Her neyse, fabrikalar kapanıyor, işsizlik uçmuş, suç oranı patlamış, hapishaneler dolup taşmış durumda. joan-allen-in-death-raceİhtiyaçlar öyle boyutlara varmış ki koskoca bir ada hapishaneye dönüştürülmüş. Tabii bu da otomatikman hapishane masraflarının coşmasına sebep olmuş. Devlet bu masraflarla başa çıkamayınca özel şirketler hapishane işletmelerini devralmışlar. Adaya Terminal Island (sinemada Ölüm Adası olmuş ama tam çevirisi İnfaz Adası) adı verilmiş. Tabii böyle bir yatırım karşılığında para kazanmak ister deli gönül. İşte Ölüm Yarışı da böyle doğmuş.

Kahramanımız Jensen Ames, böyle bir ortamda işini kaybediyor. Fabrika kapatılırken bir de polis baskını gerçekleşiyor. Pek de “iyi” bir gün geçirmiyor yani ama ne gam! Evine gelip kendisini anlayışlı eşinin kollarına bırakarak teselli buluyor. Bu noktada Paul Anderson’un kısacık bir sürede Jensen Ames’ın evliliğiyle ilgili mümkün olduğunca fazla bilgi vermek, Death-Race-6karakterin altını doldurmak için çabaladığını görüyoruz. Çok detaylı bir bilgi edinebildiğimizi söyleyemeyeceğim ama karakterimizin ev ortamını ve film boyunca zorluklara karşı dayanma gücü verecek olan motivasyonunun nereden geldiğini görebiliyoruz. Birbirlerini seviyorlar, birlikte inşa ettiklerini seviyorlar. Birbirlerini de gayet iyi tanıyorlar. İdeal ve gerçek olamayacak kadar güzel bir evlilik bu. Hem de böyle bir devirde. Tabii devir kötü olunca (kollamak lazım, o laf bu filmin geçtiği ortam için söylenmiş sanki) böylesine rüyalar da alabildiğine kırılgan oluyor. J243441_10ensen Ames eşinin öldürülmesinin şokundan tufaya getirildiğini pek idrak edemiyor bile ilk başta. Tahmin edeceğiniz üzere, o da Ölüm Yarışı’nın düzenlendiği İnfaz Adası’na düşüyor. Hapishanenin müdürü mü desem, yoksa şirketin hapishanedeki temsilcisi mi desem, baskın bir otoriter karakter olan Hennessey, hâlâ hayatta olan kızını Ames’a karşı kullanarak Ölüm Yarışı’na katılmasını sağlıyor. Hem de bir sahne adıyla: Ames, efsanevî sürücü Frankenstein’ın yerine geçiyor ve efsanevî sürücünün eski ekibiyle (sürekli "var mı bize yan bakan"la "önümüze gelene güm tekme" arası surat ifadeleriyle dolaşan bir grup insan işte) çalışmaya başlıyor.

Frankenstein gerçekte var olmayan ve var olmayışıyla da çok şey anlatan bir karakter. Aynı zamanda filmin geneline yayılmış olan klişeleri ve biraz sonra değineceğim muhafazakâr duruşu çekilir kılan yegâne unsur. Frankenstein bir sahne adı. Asıl yarışçının adı Frank’miş. Yarışa girince Frankenstein olmuş. 22race-600Pek güzel, pek yaratıcı. Yarışlardan birinde geçirdiği kaza yüzünden yüzü fena halde yandığından maske takıyor. Tıpkı çizgi romanlardaki süper kahramanlar ve süper kötüler gibi kimliğini gizliyor. Frankenstein bir efsane ve kapitalizm, cirosunu arttırmak için kendi efsanelerini yaratır. Bu şekilde sizi, aslında ihtiyacınız olmayan şeyleri almaya ikna etmeye çalışır. “Efsane” sözcüğü, günümüzde bir pazarlama terimidir. Değil Ölüm Yarışı’nı izleyen bilmem kaç milyon seyircinin, bütün insanlığın Ölüm Yarışı gibi bir ucubeye ihtiyacı yok elbette. İşte Frankenstein efsanesi, programın rutin izleyicilerini pas geçip bu insanlara Ölüm Yarışı’nı pazarlamaya yarıyor. Tüm pazarlama numaraları gibi bu da içi boş bir şey, samimiyetsiz ve sahte. WEK_DEATHRACE082108B Yine çizgi romanlardaki insan üstü bir güç bahşediliyor Frankenstein’a: Hayatta kalma gücü. Asıl Frankenstein ölse bile efsane, bir başka insanın vücudunda yeniden hayat buluyor. Çünkü para getirdiği sürece gösteri devam etmeli, efsane yaşatılmalı. Ona da bir şey olursa bayrağı başkası devralır, zira insanların bir önemi yoktur. Asıl olan paradır. Hiçbir şey fayda etmezse, efsane harcanır, yok edilir ve bu da pazarlanarak rekor izleyici seviyelerine ulaşılır. Sonra da yeni bir efsane yaratılır. Bunların hepsi filmde var ve Anderson’un ucundan bucağından da olsa sistem eleştirisine soyunduğunu görmek hoş bir şey.

Biraz da filme adını veren Ölüm Yarışı’nın kurallarına biraz göz gezdirelim. Orijinal film pek çok şeye ilham verdi. Sinema tarihinde etkilediklerinin yanı sıra Carmageddon, Rollcage, Death Rally gibi bilgisayar oyunları dünyasından pek çok fikrî mülkü etkiledi. death-race-3000-4Hatta kendine ait çok eski bir oyunu bile var. Yönetmen/senarist Paul W.S. Anderson, bunları da yok saymıyor ve yaptığı uyarlamalarla mesleğe giriş yapmasını sağlayan bilgisayar oyunlarına adeta bir saygı duruşunda bulunuyor. Pistin üzerine kestirme yollar yerleştirmiş. Ayrıca bilgisayar oyunlarında “power-up” tabir edilen ve oyuncuya güçler kazandırmaya yarayan bir sistem var. Üç türlü güç özelliği var. Bunlardan biri aracın savunma sistemlerini, diğeri saldırı silahlarını, üçüncüsü de pistteki engelleri açıyor. Aynı bilgisayar oyunu gibi. Bu durum, Ölüm Yarışı’nın imajıyla da uyDeath-Race-MachineGunum içersinde aslında. Sonuçta kaybetmenin bedeli ağır da olsa (ölüyorsunuz, ötesi var mı?) bu bir “oyun”, bir “spor” olarak pazarlanıyor izleyicilere. Bir anlamda gladyatör dövüşlerini andırıyor ancak onlar kadar dürüst ve adil değil elbette. Öncelikle “şirket”in yarışa direkt müdahalesi var. Para unsuruyla doğru orantılı olarak hile, hurda, şike almış başını gidiyor.

Filmin adı Ölüm Yarışı olunca, insan yarış sahnelerini merak ediyor tabii. Ben de filmlerdeki takip ve yarış sahnelerini seven biri olarak olayı gidip yerinde tetkik ettim ve gördüm ki adamlar yapmış.112_0808_04z paul_ws_anderson death_race_mustang_and_jaguar_explosion Bugüne kadar Ronin’den Bourne serisine pek çok araba sahnesi izleyen benim bile, özellikle bazı sahnelerde ağzım açık kaldı. Sahnelerin bir özelliği, bunun bir ölüm kalım savaşı olduğunu başarıyla vermesi. Gerçekten canhıraş mücadeleler gerçekleşiyor. Ateş kusan silahlar, kaçış manevraları, kestirmelere dalış, zor kazanılıp kolay kaybedilen avantajlar, bütün bunların ötesinde, hapishane yönetiminin müdahaleleri. Anlatıp zevkinizi kaçırmak istemiyorum ama gerçekten görülmeye değer sahneler bunlar. Daha izlenesi sahnelerse arabaların hurdalarının çıktığı kaza sahneleri.112_0808_09z paul_ws_anderson death_race_mustang_explosion Bu sahnelerin her biri ayrı ayrı aklınızda kalıyor ve film bittikten sonra bile gözünüzün önünden silinmiyor. Atılan taklalar, ezilen metaller, kopan parçalar ve arabaların içindekilerin dramı, oldukça ayrıntılı bir şekilde seyirciye gösteriyor. Özellikle bir Dreadnaught’un ölümü sahnesi var ki kesinlikle görülmeye değer. Paul Anderson da yaptığı çekime güveniyor olacak ki, ağır çekimde, birkaç kameradan birden göstererek ağzınızı açık bırakıyor.

Biraz oyunculuklardan da bahsetmek gerek. Jason Statham cephesinde yeni bir şey yok. Keza Tyrese Gibson da öyle. Zaten bu tür filmlerde oyunculuk gücü, pazı çapıyla doğru orantılı olduğundan bütün aktörler görevlerini layığıyla yapıyor. Yan roller olan Koç ve teknisyenler de gerek karakter, gerekse oyunculuk bakımından olumsuz anlamda göze batmıyorlar. deathrace_stathamHatta görmüş geçirmiş Koç rolündeki Ian Mcshane’in filmin ortalamasının üzerinde olduğu bile söylenebilir. Bourne serisinden CIA şefi Langley olarak tanıdığımız Joan Allen ise bambaşka bir hikâye. Güçlü karakteri, otoriter yüz ifadesiyle resmen can buluyor. Joan Allen, filmin oyunculuk onurunu tek başına kurtarıyor. Bu da filmin özündeki muhafazakâr yapının daha da vurgulanmasına sebep oluyor. Film, feminizm karşıtı bir söyleme sahip. Özetle “kadınları tepenize çıkarmayın” diyor. Joan Allen’ın karakteri Hennessey the Kötü Kadın bir müdürden, bir üst düzey yöneticiden ziyade maderşah portresi çiziyor. Sadece hapishane çalışanları değil, mahkûmlar da onun kölesi. Hepsini avucunun içine almış ve istediğini yaptırıyor. Frankenstein’ın efsaneliği hayatta kalma gücünden geliyordu, Hennedeathracepic2ssey’in insanüstü yetenekleri ise sahibi olduğu sıra dışı yetkilerden geliyor. İstediğini azat edip hapishaneden çıkarabiliyor. Bir anlamda tek başına mahkûmları oraya tıkan adalet sisteminin bile üzerinde. Hennessey the Kötü Kadın, bu gücünü ve yetkisini her zaman kötüye ve kendi çıkarına kullanıyor ve Joan Allen’ın üstün oyunculuğu, filmin muhafazakâr söylemini daha da belirginleştiriyor. Elbette bir filmi suçlamak için Hennessey karakteri tek başına yeterli değil. Frankenstein’ın ko-pilotu Elizabeth Jane-Case’in ihaneti de var (Neyse ki filmin muhafazakâr söylemi, "kadın kısmından ko-pilot olmaz" diyecek kadar ileri gitmiyor). Anlayacağınız filmde hepi topu iki kadın karakter var, ikisi de kötü. Filmdeki erkek karakterlerin de melek olduğu söylenemez onlar pek belden aşağı vurmuyorlar. Kadınlar, kötü niyetlerinin yanında bir de güvensizlikleriyle resmedilmiş. deathrace-19-580x326 Filmin tek iyi kadın karakteri, Ames’ın eşi Suzy. Ancak o da filmdeki muhafazakâr söylemini vurgular nitelikte. Her daim eşinin yanında, dünyevî meseleleri hiç önemsemiyor. Onun için aslolan aşk. Çalışmaması, her ne kadar filmin kendi mantığı içinde, ekonomik kriz ve artan işsizlik ilişkisi çerçevesinde değerlendirilebilecek olsa da, filmin mevcut konjonktüründe göze batıyor. Paul W.S. Anderson özel hayatında bir kadından kazık mı yemiş de böyle bir film yazmış, yoksa film içindeki çeşitli dengeler yüzünden mi böyle bir hava oluşuyor bilmiyorum. Ufuk Faciası filminde kurtulan kişi bir kadın olmuştu. Kendi yazdığı Ölümcül Deney serisinde de başrol bir kadına ait. İster isteyerek, ister kazara oluşmuş olsun, anti-feminist havası, filmi Paul W.S. Anderson’un diğer filmlerinden farklı bir yere koyuyor.

Ölüm Yarışı, aksiyon filmlerine yenilikçi bir halka eklemiyor. Türün klişelerinden bol miktarda yararlanıyor. Muhafazakâr bir söylemi var ama inceden bir sistem eleştirisi de içeriyor. Buradaki “inceden” sözcüğünü zekâ kokan olarak değil, hafif ve yüzeysel olarak okuyun. Öte yandan "feodal düzene ve başındaki maderşaha başakladıran isyankâr anti-kahraman" temasının garip bir çekiciliği olduğu muhakkak. Oyuncular üzerlerine düşeni yapıyorlar. Aksiyon sahneleriyse tek kelimeyle muhteşem. Filme adını veren yarış, süre itibariyle neredeyse filmin yarısını kaplıyor ve soluksuz izliyorsunuz. Türün meraklılarının kaçırmaması gereken bir film. İki ufak not: Filmin başındaki Frankenstein’ın sesi, ilk çevrimde de Frankenstein’ı canlandıran David Carradine’a ait. Paul W.S. Anderson’un ilk filmi Mortal Kombat’ın başrol oyuncusu Robin Shou’ysa kısa fakat akılda kalıcı bir rolde.

Hiç yorum yok: