22 Şubat 2009 Pazar

Diptekiler: Perili Denizaltı (mı acaba?)

image Künye:

Yönetmen:
David Twohy
Senarist:
Darren Aronofsky,
David Twohy
Yapımcı:
Darren Aronofsky
Yapım Yılı:
2002
Oyuncular:
Bruce Greenwood,
Matthew Davis,
Olivia Williams,
Jason Flemyng

IMDB | Filmin Resmî Sitesi | Filmin Fragmanı

Diptekiler'i izlemeye isteksiz başladım aslında. Neden bilmiyorum. Korku unsurları barındırdığını bilmemden olabilir belki. Ancak daha onuncu dakikasında film beni sarmıştı bile. 20. dakikasında neler olacağını merak ediyordum. 40. dakikasındaysa neler “olduğunu” merak etmeye başladım. Çünkü filme konu olan geminin ve denizaltının hikâyesinde aksayan bir sürü nokta vardı. Derken bir de hayalet girdi devreye. Sonuç mu? Ben filmin son yarım saatini heyecan ve merak arası duygularla hop oturup hop kalkarak (gerçekten kalkarak, ayakta yani) seyrettim. Her şeyin yerli yerine oturduğu sondaki “sürprizse” beni ziyadesiyle tatmin etti. İyi ki izlemişim.

image
Katılır mısınız bilmem ama hayaletsiz de yeterince korkunç bence.

Diptekiler, oldukça güçlü iki ismin ortak çalışmasının bir ürünü. Riddick serisinden tanıdığımız David Twohy'yle Pi, Bir Rüya İçin Ağıt (Requiem for a Dream) ve Kaynak (The Fauntain) filmlerinin yönetmeni Darren Aronofsky filmi birlikte yazmışlar. Ayrıca Darren Aronofsky filmin yapımcılığını üstlenirken, David Twohy'ye de yönetmen sandalyesi düşmüş. Pek de “stüdyo filmi” çekmeyen iki sinema adamının bir araya gelmesinden de standartların dışında bir melez çıkmış. Evet, Diptekiler denizaltı filmleriyle hayalet filmlerini harmanlayan melez bir film ve her melez gibi bir hayli güzel.

image
Klostrofobi, karanlık, garip sesler, tonlarca suyla aranızda incecik bir çelik levha.
Denizaltı ortamı, özünde pek korkunç olmayan bir şeyin sizi etkilemesini sağlıyor.

Film, keşif uçuşu yapan bir uçağın batan bir gemiden kurtulmuş olan üç kişinin filikasının yerini bildirmesiyle başlıyor. Yıllardan 1943. II. Dünya Savaşı sürmektedir. USS Tiger Shark, bölgeye en yakın müttefik denizaltısı olarak hayatta kalanları kurtarma görevi alır. Görevi yerine getirir ve iki erkek, bir kadını gemiden kurtarır. Batan geminin bir hastane gemisi olduğu, kadının da hemşire olduğu anlaşılır. Bölgede bir de Alman gemisi olduğundan acilen dalmak zorunda kalırlar. Yerlerinin belirlenmemesi için denizaltıda mutlak bir sessizlik olmalıdır. Ancak bir anda gramofon çalışmaya başlar. Yüksek sesli müzik, yukarıdaki gemi tarafından duyulur. Derinlik bombaları atılır ama denizaltı kurtulmayı bilir. Gramofonun kimin tarafından çalıştırıldığı bir muammadır. Kurtulanlar, hastane gemisinin bir denizaltı tarafından batırıldığını söylerler. Ancak enteresan bir durum vardır. Gemi yavaş yavaş batmasına rağmen ikinci kez torpillenmemiştir. Denizaltının hikâyesinde de gariplikler vardır. Kaptanın kamarasını karıştıran hemşire, seyir defterinde iki farklı el yazısı olduğunu fark eder. El yazısı değişmeden önce arada bir sayfa boş bırakılmıştır. Yani yazılmamış olan bir olay vardır. Tam o esnada, kamaradaki dolaplardan biri aniden açılır ve içindeki resimler etrafa saçılır. Artık denizaltının bundan önce başka bir kaptanı olduğuna eminizdir. Hemşire olayı deşmeye başladığında yeni tutarsızlıklar su yüzüne çıkar. Kaptan, bir Alman gemisini batırdıklarını teyit etmek için 3 subayla birlikte yüzeye çıkmıştır. O esnada denizaltının sığ bir resife çarptığını, kaptanın suya düşüp kurtarmaya fırsat vermeden denizaltının altına doğru kaydığını öğrenir. Ancak daha sonra başka biri, denizaltının bir şeye çarptığına dair herhangi bir sarsıntı hissetmediğini söyleyecektir. İşin garip tarafı, bu garipliklerin olması bile gariptir. Zira denizaltının ekibi gayet iyi ve geleceği parlak subaylardan oluşmaktadır. Göz göre göre suç işleyecek insanlar değillerdir. Ya da başka bir deyişle bir aksilik esnasında, kaybedecek çok şeyleri olan insanlardır. Bütün bunların üzerine bir de hayalet hikâyesi eklenir ve ortalık iyice şenlenir.

imageİpucu veriyorum: Arkada görünen şahıs, aslında adamımızın aynadan yansıyan görüntüsü.
Ama adamımızın aynaya arkası dönük. I-nı-nı-nııın!

Filmin en büyük silahı, gizemi ve bunu son dakikalara kadar koruma becerisi. Bir olay oluyor. İlk başta bunun doğaüstü bir şey olduğunu düşünüyorsunuz. Sonra mantıklı bir açıklama getiriliyor ve inanıyorsunuz. Ancak o olaya bağlı olarak öyle bir şey oluyor ki “acaba” diyorsunuz. Film, sürekli olarak sizi muallakta bırakarak ilginizi ayakta tutuyor. Gramofonu çalıştıran gerçekten Alman esiri miydi, yoksa hayalet mi? Gelen sesler denizaltının gövdesine değen bir şeyden mi kaynaklanıyor, yoksa Mors alfabesiyle “geri dönün” mü denmeye çalışılıyor? Hayalet var mı, yok mu? Oksijensizliğin zihinde oynadığı oyun mu, yoksa yaşananlar yüzünden çektiği vicdan azabıyla cennetle cehennem arasında sıkışan kaptanın hayaletinin laneti mi? Sürekli olarak bu ikilemi sürdürecek olaylar oluyor. Bir şey gerçekleştikten veya bir bilgi açığa çıktıktan sonraki adım, filmi her iki yöne de götürebiliyor. Bazense hiçbir şey olmuyor ki en kötüsü bu. Gerildiğinizle kalıyorsunuz. Bu ikilem o kadar kuvvetli ki, batıl inançlara sahip olan mürettebat “asıl ölü olan biziz” gibisinden komplo teorileri üretmeye başladığında bile kendinizi “acaba?” sorusunu sorarken yakalıyorsunuz. Film, büyük ölçüde hayal gücünü tahrik ediyor ve zihniniz iki ihtimal için de olasılıklar üretmeye başlıyor. Her ne kadar toplu katliamın sonrasında bu duygu biraz azalsa da filmin sonuna kadar sürüyor. Ölmekte olan çarkçı ellerini İngiliz hemşirenin boynuna geçirip “beni engellemeye çalışmayın. Özellikle de sen” dediği zaman, hayaletin bir cesedi ele geçirip geçirmediğinden, bunun hidrojen soluyan bir zihnin gördüğü halüsinasyon olup olmadığından emin olamıyorsunuz. Yine de hayalet varsa, ne istiyor acaba diye merak etmeye başlıyorsunuz ve o noktadan sonra “acaba”lar bunun üzerine yoğunlaşıyor. Filmin finalinde, her şeyin ortaya çıktığı anda ise bir tatmin duygusu kaplıyor benliğinizi. Anlatılanlarla gerçekler, dolayısıyla “öyle görünen”le “öyle olan” arasındaki fark üzerine kurulu olan dönüm noktası, size “iyi ki bu filmi izlemişim” diye düşündürüyor. Bu dönüm noktası, filmin anafikrini de oluşturuyor ve toplum içerisinde takdir gören insanların bile ellerindekileri koruma hırsıyla neler yapabileceğini gözler önüne seriyor. Gizem duygusu, filmin en sonunda sahnesinde bile korunuyor. Kurtulan karakterlerden biri hayalete inanırken diğeri inanmıyor. İşin en güzel yanıysa esrarengiz havaydı, doğaüstü olaylardı, klostrofobiydi, gerilimdi derken kendinizi bir film izliyormuş değil de bir Stephen King romanı okuyormuş gibi hissetmeniz. Açıkçası bu bir Aronofsky-Twohy değil de Darabont-King ortaklığı olsaydı daha az şaşırırdım.

image
Söyle bakalım hayalet. Var mısın, yok musun?
(“Geldiysen 3 kere vur” esprisi eskidiğinden, mecburen, mecburiyetten)

Yönetmen David Twohy, Derin Karanlık (Pitch Black) filminde gösterdiğine yakın bir performansla yerine getiriyor görevini. Hiçbir sahneyi gereğinden fazla uzatmıyor. Karakterlerine, hikâyeye veya filmin atmosferine hizmet etmeyen sahnelerden itinayla uzak duruyor. Denizaltı gibi klostrofobik bir mekânın havasını da inanılmaz bir başarıyla yansıtıyor. Mekânın darlığı bir yana, bu konuda en önemli etkenlerden biri ses kullanımı. Normalde denizaltı filmlerinde dış sesler sadece gerektiğinde verilir. Denizaltı bir şekilde derinlere inmek zorunda kalmadıkça üzerine basınç binen metallerin sesi gelmez. Derinlik bombaları atılmadıkça okyanus sessizdir. Diptekiler'de ise sürekli sesler duyuyorsunuz. Bunların büyük kısmı balina sesleri, denizaltının gövdesine sürtünen yosunlar şeklinde açıklanıyor. Ancak zamanla açıklanan seslerin sayısı azalırken açıklanamayan sesler çoğalıyor. Öte yandan klostrofobi havasını sadece seslere bağlamak da yanlış. Filmin denizaltının dışında geçen birkaç sekansı da klostrofobi duygusunu dağıtmıyor kesinlikle. Filmin bir diğer silahıysa oyuncu kadrosu. Genellikle yardımcı rollerde karşımıza çıkan oyuncular, başrollerde de döktürebileceklerini gösteriyorlar. Bruce Greenwood, denizaltının dengesiz kaptanı Brice'ı başarıyla canlandırıyor. Holt McCallany de iş bitirici emir subayı Loomis rolünün hakkından geliyor. Başlarda uğursuzluk faktörü olmakla suçlanan Hemşire Claire rolü, filmin tek kadın oyuncusu olan Olivia Williams'a teslim edilmiş. İdealist Odell rolündeki Matthew Davis'le yırtık Stumbo rolündeki Jason Flemyng de gayet iyi performanslar sergiliyorlar. Kısacası filmin reji ve oyunculuk açısından bir sıkıntısı yok. Buna karşın düşük bütçesinin de etkisiyle görüntü efektlerinin sallantıda olduğunu kabul etmek gerek. Makul seviyedeler ve çok fazla sırıtmıyorlar ama sanat eseri de değiller. Buna karşın filmin geri kalan özelliklerinin yanında rahatlıkla katlanabileceğiniz bir kusur. Hatta bu kadar kusur, kadı kızında da olur (kadı kızının da görüntü efektleri kötüdür yani).

imageDar açı kullanıldığından denizaltının dışında,
uçsuz bucaksız okyanusta geçen sahneler bile klostrofobik.

Yazının başlığı filme biraz haksızlık ediyor aslında. Diptekiler, bir hayalet filmi değil. Gizemli ve klostrofobik atmosferi sizi içine çeken, hayal gücünüzü mıncıklayarak ilginizi üzerinde tutmasını bilen, insan doğası üzerine söyleyecek sözleri olan, denizaltı filmleriyle hayalet filmlerini harmanlayan, izlemesi keyif veren bir melez. Başarılı senaryosu ve rejisi, prodüksiyon kabahatlerini rahatlıkla kapatıyor. Hayalet olayının üzerinde pek durulmaması sizde hayal kırıklığı yaratmasın. O da “acaba” unsurlarından biri sadece. En güzel özelliği de, hayal gücünüzü tahrik ederek gerilimini koruması ve ilginizi sürekli üzerinde tutması. Kısacası, yer yer Ufuk Faciası'nı (Event Horizon) andıran çok iyi bir film Diptekiler.

Hiç yorum yok: