Müzikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2009 Pazar

Nightwish: The Century Child

image

Her şey Last.FM'in başının altından çıktı. Canım Foobar'ımın Audioscrabble eklentisi dinlediklerimi Last.FM'e ispiyonlar. Last.FM de buna göre çeşitli tavsiyelerde bulunur. Bir yıldır sürekli Helloween: Gambling with the Devil, altı aydır sürekli Avantasia: Scarecrow, arada da bol miktarda Dream Theater çaldığımdan kelli, Last.FM de ne kadar progressive ve power metal grubu varsa dizmiş sağ olsun. Merakımı celbetti, hepsinin şarkılarından bir kuple dinleyeyim dedim. Amanın! Neler neler keşfettim! Çoğunu da beğendim. Bir Sonita Arctica olsun, bir Iced Earth olsun, Kamelot, Epica olsun, gerçekten çalıyor arkadaşlar. Mani olunamıyor. Fakat içlerinden bir tanesi var ki, bayıldım: Nightwish.

Metal müziğin bir ayağının klasik müzikte olmasından mıdır nedendir bilinmez, opera sevmememe rağmen bu müziğe operayı andıran vokali çok yakıştırırım. Hatta Bruce Dickinson gibi, daha ötesi, Metalin en iyi vokali olarak addedebileceğim Michael Kiske gibi vokalistler hep bu tarz vokaller yapmışlardır. Finlandiyalı Power Metal grubu Nightwish de vokal işini mezo soprano Tarja Turunen'e teslim ederek aynı yoldan gidiyor. Öbür vokalist ve aynı zamanda grubun basisti olan Marco Hietala da gayet iyi ve iki sesin uyumu harika. Grubun tarzı Helloween'den ziyade Avantasia'yı andırıyor. Orkestrasyon ve vokal ağırlıklı. Zaten grup her yeni albümünde bu orkestrasyon işini bir adım ileri götürüyor. İlk iki albümlerinde sintisayzır kullanmışlar. Kesmemesi üzerine üçüncü albümleri ve inceleme konumuz olan Century Child'da Finlandiya'dan gerçek bir orkestrayla çalışmışlar. Bir sonraki albümleri olan Once'ta o da kesmemiş, Londra Filarmoni Orkestası'yla birlikte çalmışlar. Kısacası Nightwish de çalıyor, mani olunamıyor. O yüzden de yine Canım Foobar'ımın dediğine göre (her şeyini söyler bana, sır saklamaz benden, sesi de billur gibi, canım benim) bütün şarkıların dinlenme sayıları 20'nin üzerinde. Hatta Phantom of the Opera'yı abartıp 32 kere dinlemişim.

Power Metal, metalin neşeli yüzü olarak bilinir. Gerçi her power metal grubu bu tanıma uymaz ama ekseriyetle böyledir. Nightwish, neşeli bir grup sayılmaz. En azından Helloween kadar mutlu mesut değiller. Bu hava hem şarkı sözlerine, hem de bestelere yansımış durumda. En neşeli şarkıda bile tatlı bir burukluk, en hüzünlü şarkıda bile inceden bir coşku var. Grup, ayrıca üstün vokal özelliklerini arka planda gitarlarla desteklemeyi de çok iyi biliyor. Vokalle birlikte yükselen gitarlar, muhteşem seslerin hizmetindeler. Sözler nadiren efsanelerle ilgili. Genellikle hayat üzerine. Hep aynı teşbihleri kullandıklarından takibi kolay. Şimdi albümü meydana getiren şarkılara kısaca bir bakalım:

Bless the Child:
Why am I loved only when I'm gone?
Gone back in time to bless the child
Think of me long enough to make a memory
Come bless the child one more time

Açılış şarkısı olarak Bless the Child seçilmiş. Sözler ve ritm gayet güzel. Ritmdeki orkestrasyonla elektrogitar uyumu iyi gaz veriyor.

End of All Hope:
It is the end of all hope, to lose the child, the faith
To end all the innocence, to be someone like me
This is the birth of all hope, to have what I once had
This life unforgiven, it will end with a birth

End of All Hope girdiği zaman ilk fark edeceğiniz şey, agresif ve koro takviyesi sayesinde görkemli olan vokalleri. Şarkı biraz monoton ama nispeten sert.

Dead to the World:
As he died, he will return to die in me again
Weaving the cloth, giving birth to the Century Child
Who gave his life not for the world but for me
Innocence reborn once more

Dead to the World, grubun iki vokalinin yeteneklerini birlikte sergiledikleri ilk şarkı. Özellikle son nakaratta her ikisinin de yükselmesi, dinleyeni coşturuyor. İlk iki şarkıya oranla biraz daha yumuşak ve melodik.

Ever Dream:
Ever felt away with me, just once that all I need
Entwined in finding you one day
Ever felt away without me, my love, it lies so deep
Ever dream of me

Bir şarkı bu kadar mı güzel söylenir yahu? Tarja Turunen'in yetenekleri, bu ilan-ı aşk şarkısını yepyeni bir boylama taşıyor. Albümdeki şarkılar içinde belki en güzel nakarat bu şarkıda. Aynı zamanda grubun en popüler şarkılarından biri. Hatta Tarja Turunen gruptan atıldığında yeni vokalist Anette Olzon, gönderdiği deneme kaydında Ever Dream'i söylemiş. Ben de Anette'in yalancısıyım.

Slaying the Dreamer:
Put a stake through my heart!
And drag me into sunlight
So awake for your greed
As you're slaying the dreamer

Yine ritme dayalı, gaz veren bir şarkıyla devam ediyoruz. Slaying the Dreamer kesinlikle kötü bir şarkı değil, ancak yumuşak iki şarkıdan sonra (özellikle bu şarkılardan biri Ever Dream kadar güzelken) kısa bir adaptasyon sorunu yaşıyorsunuz. Özellikle sonlarda orkestranın eşlik ettiği ritm gayet şahane.

Forever Yours:
Whatever walks in my heart will walk alone

No love left in me
No eyes to see the heaven beside me
My time is yet to come
So I'll be forever yours

Buruk demiştim ya hatırlarsanız. İşte bu şarkı, burukluğun sözlük anlamı. Duygularımın tercümanı. Zaten rock ballad'larının üzerine var mı? Hani hangi ruh haliyle dinlerseniz aynı etkiyi yaratan, aktardığı duygulara direnemediğiniz şarkılar vardır. Helloween'in A Tale That Wasn't Right'ı gibi mesela. Forever Yours da, işte öyle bir şey.

Ocean Soul:
Losing emotion, finding devotion
Should I dress in white and search the sea
As I always wished to be - one with the waves
Ocean Soul

Mistik havalı, orta tempolu, melodik bir şarkı. Albümdeki şarkılarla karşılaştırıldığında öne çıkan bir özelliği yok. Ne eksiği, ne de fazlası var. Nakarat kısmı çok hoş. Sıkılmadan dinleniyor.

Feel For You:
This one is for you, for you
Only for you
Just give in to it never think again
I feel for you

Bu buruk aşk şarkısı bas gitarla orkestranın birlikteliğiyle açılıyor. Bozmadan devam devam ediyor. Tarja Turunen gene döktürüyor. Marco'nun vokalinin girmesiyle ortalık daha da şenleniyor. Akabinde ritmde yaşanan kısa süreli bir duraklamadan sonra girilen final kısmı ise tek kelimeyle muhteşem. Kısacası güzel başlıyor, harika devam ediyor, muhteşem bitiyor.

Phantom of the Opera:
In sleep he sang to me, in dreams he came
That voice which calls to me and speaks my name
And do I dream again, for now I find
The Phantom of the opera is there
Inside my mind

Grup, bu şarkıda çok zor bir işin altına giriyor. Andrew Lloyd Webber'in müzikal klasiği Phantom of the Opera'yı seslendiriyor. İçim gayet rahat bir şekilde, ortaya çıkan sonucun 2004 yılındaki filmdekinden çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Hiçbir şarkıda enstrümanlar, vokalin bu kadar hizmetinde değil ve “vurgulama” işlemi, bu şarkıda yeni bir anlam kazanıyor. Özellikle finalde öyle güzel yükseliyor ki, hem Tarja'ya, hem Marco'ya şapka çıkarıyorsunuz. Tam kıvamında yapılan metal uyarlaması da şarkıya çok yakışmış. Grubun hayranlarının da favorisi olan şarkı, maalesef vokalist değişikliğinden beri hiçbir konserde çalınmıyormuş.

Beauty of the Beast:
Safely away from the world
In a dream, timeless domain
A child, dreamy eyed,
Mother's mirror, father's pride

Albümün eklentisiz halinin son şarkısı olan Beauty of the Beast, aynı zamanda 10.22'yle en uzun süreye de sahip. Giderek yükselerek sizi saran üç kısımdan oluşuyor. Orkestrasyon gayet iyi. Bazı yerlerde yine birbirlerine paralel gidiyorlar ve klasik müzikle power metalin uyumuna bir kez daha hayran oluyoruz. Bütün bunların üzerine yeniden vokal girince mest olmamak elde değil. Tarja Turunen'in sesi onlara doğru bir kez daha koroyla birleşerek aldığımız keyfi katlıyor.

The Wayfarer:
I went into the wilderness with Uncle Walt
I discovered the wild
Learning to suck all the experience
Seeing the world through cradle's bars

Metal grupları nedense Japonya'da çıkan versiyonlarına birkaç şarkı ekliyorlar. E bizim günahımız ne ki böyle güzelliklerden mahrum kalıyoruz acaba? Şarkımız daha açılışıyla dikkatinizi çekiyor. Nasıl açılıyorsa da öyle gidiyor. Bu ne bir power metal şarkısı, ne de bir klasik müzik parçası. Doğrudan folk türünde olan The Wayfarer hızlı ritmleri, neşeli havası ve hayata dair güzel sözleriyle tam bir “kendini iyi hisset” şarkısı.

Nightwish:
The voice of nightly winds has awakened me,
Amidst all the grief they embrace me with relief.
Beneath my dreams and wishes
I long for thy caresses.

Bir kez daha hız kesiyoruz. Grupla aynı adı taşıyan bu ballad, elektrogitar veya davul içermiyor ve The Wayfarer'ın neşeli havasını dağıtmak için elinden geleni yapıyor. Akustik gitar, flüt ve Tarja Turunen üçlüsü sizi mest edecek.

The Forever Moments:
Now I hear my mother from the deep
Sing me a lullaby of eternal sleep
With thou replant the plaster call
This and silence we seek to reborn

The Forever Moments, bir taşla iki kuş birden vuruyor. Hem folk, hem ballad. Akustik gitarlara bu kez piyano eşlik ediyor. Nightwish'i kazasız belasız atlatmışsanız bile Tarja Turunen,The Forever Moments'la tüylerinizi diken diken edecek. Kaçış yok.

The Lagoon:
"Feeling lonely and content at the same time,
I believe, is a rare kind of happiness"

Albümün son şarkısı The Lagoon, tarz itibariyle pop sularında gezinse de, kesinlikle albümün geri kalanının yanında sırıtacak kadar açılmıyor bu sulara ve sözlerine kadar her şeyiyle safkan Nightwish şarkısı olduğunu belli ediyor.

Albümdeki bütün şarkıların aklınızda kalmalarını sağlayacak bir özellikleri var. Kiminde orkestrasyon, kiminde görkem, kiminde vokal. Şarkıların hepsi bir şekilde kendilerini sevdirmeyi başarıyorlar. Belki de bu yüzden bir aydır obsesif bir şekilde, sürekli dinliyorum The Century Child'ı. Albümün tamamını olmasa bile, canımın çektiği birkaç şarkıyı. The Century Child, çok sevdiğim Nightwish'in en beğendiğim albümü konumunda şimdilik. Canım Foobar'ım sıkılmak bilmeden çalıyor, ben de sıkılmadan dinliyorum.

imageAlbümde çalan grup üyeleri:
Tarja Turunen:
Vokal
Toumas Holopainen:
Klavye
Erno “Emppu” Vourinen:
Elektrogitar
Marko “Marco” Hietala:
Bas gitar, vokal
Jukka “Julius” Nevalainen:
Davul ve perküsyon

Sevdiyseniz deneyin:
Within Temptation,
Evanescence, Avantasia,
Kamelot, Sonata Arctica,
Helloween, Epica,
The Gathering

31 Ağustos 2008 Pazar

Şeytan'la Oynadığı Kumarı Kazanan Grup

Bundan 1 yıl kadar önce, artık mevta olan Crepusculum internet dergisine yazdığım Masterplan tanıtma yazısında demişim ki, “Masterplan, bir anda ortaya çıkarak Almanlar'ın metal âlemine hediyesi Power Metal'in liderliğini yılların Helloween'inden devralmış, ancak Helloween'in kadro lanetinden nasibini almaktan kurtulamamıştır.” Kadro laneti filan doğru tamam da, cümlenin “ancak” kelimesine kadar olan kısmında resmen halt etmişim. Power Metal’in liderliğinin el değiştirdiği filan yokmuş. Bizi uyutmuş Helloween. Anlayacağınız, Gambling with the Devil o kadar güzel bir albüm ki, bu yazdığım cümle 2008 başında bumerang gibi dönerek kafamı yardı (başım hâlâ ağrıyor). Önce kısa bir Helloween tarihi verelim ve kadro laneti denen olayı kısaca hatırlayalım:


Almanya’dan katılıyorum, yarışmacı arkadaşlarıma başarılar dilerim:

Helloween’in tarihçesini üç ayrı safhaya ayırabiliriz. Bunlardan ilki, kurulduğu 1984 yılından kadro lanetinin ilk kez grubu vurduğu 1993 yılına kadar olan zaman dilimidir. İlk kadroda Kai Hansen hem gitar hem vokali üstlenmişti. Michael Weikath gitardan, Marcus Grosskopf bastan, Ingo Schwichtenberg’se davuldan sorumluydu. Çeşitli EP’leri saymazsak çıkan ilk “uzun metraj” albümleri 1985 tarihli Walls of Jericho’ydu. Albümün turnesi esnasında Kai Hansen’in hem gitar çalıp hem şarkı söylemekte zorlandığı anlaşılınca yeni bir vokalist alınması gündeme geldi. Böylece de bir efsane doğmuş oldu. Metal âleminin bence gelmiş geçmiş en iyi vokalisti olan Michael Kiske gruba dâhil oldu ve grup Keeper of the Seven Keys Part I & II albümlerini çıkardı. Her ne kadar isim itibariyle çift albüm izlenimi verse de piyasaya bir yıl arayla çıktılar ve Metal âleminde ne var ne yoksa altüst ederek Power Metal diye bir tür yarattılar. Bugün ne kendilerinin, ne de başka grupların erişebildiği bir müzikaliteye sahip olan albümler, grubun adını duyurmakla kalmadı, çıktığı gibi doğrudan klasikler arasına girdi. Ancak grup çatırdamaya başlamıştı. Kai Hansen, turnenin sonunda grup içi farklılıkları bahane ederek ayrıldı. Neyse ki yerine hemen yetkin bir isim bulundu: Roland Grapow. Plak şirketini de değiştiren Helloween, 1991 yılında Pink Bubbles Go Ape’i yayınlayarak bir çuval inciri berbat etti. Her ne kadar albümün içinde güzel şarkılar olsa da, genel itibariyle Keeper of the Seven Keys’lerin onda biri etmezdi. 1993 yılındaysa Chameleon çıktı. Aslında çok kötü bir albüm değildi ama Helloween’in hayranları da Hard Rock’la ilgilenen tipler değildi. Scorpions tadında bir Helloween albümü pek parlak bir fikir değildi anlayacağınız. Bu albümden sonra Helloween kelimenin tam anlamıyla patladı. Plak şirketiyle olan anlaşmaları feshedildi. Grubu müzikal rayından saptıran ve koyu Hıristiyan olduğu için uyumsuzluklar yaratan Michael Kiske ve uyuşturucu sorunlarıyla boğuşan Ingo Schwichtenberg kaba etlerine atılan birer tekmeyle gruptan atıldı.

Herkes “Helloween bitti” derken bir yıl içersinde vokali Andi Deris’e, davulu ise idolüm Uli Kusch’a emanet ederek Master of the Rings albümünü çıkardılar ve böylece Helloween tarihinin ikinci dönemi başladı. Sene 1994’tü. Bu albüm, grubun eski tarzına dönüşünün sinyallerini veriyordu. 1995 yılında hem uyuşturucu tedavisinin, hem de gruptan kovulmanın ağırlığına dayanamayarak kendi bir trenin altına atıp intihar eden eski davulcuları Ingo Schwichtenberg’e adadıkları 1996 tarihli The Time of the Oath, bugüne dek Keeper of the Seven Keys kalitesine en çok yaklaşan albümleri olarak gruba eski prestijini geri kazandırdı. İki yıl sonra tarzlarını sertleştirerek The Time of the Oath’taki müzikaliteyle birleştirdikleri Better Than Raw’u çıkardılar. Grubun tarzındaki sertleşmeden albüm kapağı ve logoları da nasibini almıştı. 1999’da her grubun mutlaka bir kere yaptığı (ve belki de yapması gerektiği) “kafasına göre takılma” albümleri olan Metal Jukebox’ı kaydettiler. The Beatles, ABBA, Deep Purple gibi büyüklerin şarkılarını yorumladıkları albümden özellikle Lay All Your Love On Me’yi dinlemenizi isterim. 2000 yılında çıkan The Dark Ride, Better Than Raw’un sertliğini daha karanlık ve karamsar bir havaya taşıyordu. Herkesin şarkı yazabildiği bu dönemde çıkan albümlerin en kötüsü bile “çok iyi” olarak nitelendirilebilecek olan albümler olmasına rağmen grup ikinci kez patladı. The Dark Ride’daki karanlık havadan memnun olmayan Michael Weikath, gruba çok şeyler katan Roland Grapow’la Uli Kusch’u gruptan attı. Yerlerine gitarda Sascha Gerstner, davulda ise Mark Cross getirildi ama kadro laneti (II. Fetret Devri de diyebiliriz) bu kadarla kalmayacaktı. Mark Cross, mononükleozis hastalığı yüzünden grupla birlikte albüm kayıtlarını yarıda bıraktı. Piyasaya çıkacak olan Rabbit Don’t Come Easy albümünün kayıtları Motörhead’den ödünç alınan Mickey Dee’yle tamamlanırken, daimi olarak düşünülen Stefan Schwarzmann grubun Eagle Fly Free gibi bazı şarkılarındaki hızlı ve teknik ritimleri çalmakta zorlanınca o da kalıcı olamadı. Yerine alınan Dani Löble’yle 2005 yılında Keeper of the Seven Keys: The Legacy albümü çıktı ki bence Helloween’in Master of the Rings’le başlayan yeniden yükseliş grafiğindeki yegâne düşüştür. Özellikle Light the Universe isimli şarkının Andi Deris’in solo albümündeki Good-bye Jenny’yle neredeyse birebir aynı olması beni benden almıştır.

Metal gruplarının alayı gibi toplumsal konulara eğilen bir grup olan Helloween’in diğerlerinden farkı, sözlerindeki iyimserliktir. Her şarkısı böyle değildir elbette. Mr. Torture gibi, I Want Out gibi isyankâr ve karamsar şarkıları da vardır ama Future World, Eagle Fly Free, Power gibi şarkılardaki iyimserlik seviyesi, karamsarlığı kat be kat aşmaktadır. Ayrıca her albüme bir “Tanrım, seni çok seviyorum, ne iyi etmişsin de yaratmışsın bizi” şarkısı koyan grubun dindar yüzü de bir hayli ön plandadır. Bakalım 2007 tarihli Gambling With The Devil albümü, bu kurallara uyuyor mu?


Gambling with the Devil:

Albümümüz, konuk sanatçı Biff Byford’un (Saxon) Şeytan’ı canlandırdığı Crack the Riddle’la açılıyor. Helloween’in eskiden gelen huyudur albümlerini 1-1,5 dakikalık bir intro’yla açmak. Her albümde uygulamazlar ama çoğunda vardır. Burada da var. Hemen arkasından gelen açılış parçamız Kill It, alışılageldiği üzere son derece hızlı. Üstelik bir şarkıda dinleyebileceğiniz en güzel köprü bölümlerinden birine sahip ama hemen arkasından gelen “Kill it! Kill it! Kill it!” şeklindeki düz ve yavan nakarat sırıtmış bu yüzden biraz. Ayrıca dikkat ettim, özellikle Better Than Raw’dan beri Helloween yeni bir âdet daha edinmiş kendine. O da ilk parçayı sistem eleştirilerine ayırmak. Kill It’te de ne diyor emperyalist mihrak? “Bize katılmayan, satın alamadığımız her şey ölmeli”. Sonrasında gelen Saints tipik bir Helloween şarkısı. Bu da kötü bir şey değil elbette ama şarkının pek göze çarpan bir yönü de yok. Şenlikse ondan sonra başlıyor. Albümden çıkan single As Long As I Fall geliyor çünkü. Biraz Keeper of the Seven Keys: The Legacy’deki şarkıları andıran, Progressive’e göz kırpan aksak ve değişken ritimleri ve gaz gitar solosuyla güçlü bir parça. O bitince albümün en “baba” iki şarkısından biri, Paint A New World başlıyor. Bu şarkının ritimlerinden gitar solosuna kadar her şey mükemmel. Özellikle Dani Löble’nin davulda attığı güzel ritimlere dikkat. Üstüne üstlük biraz Better Than Raw havası (dağ havası, deniz havası gibi bir şey) alıyorsunuz bu şarkıdan. Sonra tempoyu biraz düşürme zamanı geliyor. Bu görevi de şarkının iki power ballad’ından “güzel olanı” Final Fortune üstleniyor. Yalnız bakmayın ballad dediğime, orta tempoda ve akıcı bir şarkı. Söz itibariyle ise buram buram Tanrı sevgisi kokan şarkıyla Helloween bir geleneğini daha yerine getiriyor. Andi Deris’in vokali gerçekten güzel. Arkasından gelen ve Helloween’in dünya çapında tanınmasını sağlayan ilk Keeper of the Seven Keys albümlerine bir nevî saygı duruşu niteliğinde olan The Bells of the Seven Hells, bir Halloween, bir Keeper of the Seven Keys parçalarının kalitesine ulaşamasa da keyifle dinleniyor. Sekizinci şarkı Fallen To Pieces albümün ikinci power ballad’ı. Doğrudan bağlandığı I.M.E ise “Ben benim. Sen kim oluyorsun da bana rol biçiyorsun” şeklinde özetleyebileceğimiz sözleriyle isyankâr ruhlara bire bir. Can Do It, albümde dinlemeden geçtiğim tek şarkı. Kötü olduğundan ziyade, albümün genel havasının içinde sırıttığından. Fazla neşeli duruyor. Tek iyi yanıysa arkasından gelen Dreambound. Tartışmasız albümün en iyi şarkısı olan Dreambound, Helloween gitaristlerinin değme virtüöze taş çıkartacak kalitede çaldığı, özellikle çift gitar düet konusunda okullarda ders olarak okutulabilecek muhteşem bir şarkı. Açılıştaki davul soloyla sizi içine çekiyor, hemen arkasından gelen çift gitar düet ritimle ise resmen yutuyor. Andi Deris yine muhteşem. İkinci söz kısmının arkasında çalan ritimde yapılan cambazlıklar muhteşem. Yine çift gitar düetle çalınan ve klavyenin eşlik ettiği neo-klasik gitar solo muhteşem. Solo çıkışında Dani Löble’nin ritmi atak yapmadan, yavaş yavaş hızlandırması muhteşem (dikkatli dinleyiciler Helloween’in aynı şeyi Keeper of the Seven Keys parçasındaki sololardan birinin girişinde de yaptıklarını hatırlayacaklardır, o zaman davulcu Ingo Schwichtenberg’ti). Kısacası şarkının tek kötü yanı var: Neyse ki hemen arkasından 12. ve son şarkı Heaven Tells No Lies başlıyor da acınız bir nebze olsun hafifliyor. Helloween’den beklenmeyecek bir ateizm oranı içeren şarkı, güzel söz, köprü ve nakarat kısımlarıyla kulaklarımıza bayram ettiriyor. Belki solo kısmının biraz gereksiz uzun tutulduğu ve temponun gereksiz yere düşürüldüğü eleştirileri yapılabilir ama kesinlikle çok iyi bir parça. Yine Dani Löble’nin ve Andi Deris’in performanslarına dikkat edin derim.


Velhasılıkelâm:

Gambling With The Devil, Şeytan’la oynadığı kumarı iki kere kazanan bir grubun ustalık dönemi albümü olarak göze çarpıyor. Helloween, yıllara meydan okurcasına hızlı ve sert parçalardan oluşan bir albüm üretmiş. Hatta sertlik derecesi Better Than Raw’u bile aşıyor belki. Helloween’e her gelen kendi tarzını da getirdi ve grubu biraz değiştirdi belki ama hiçbiri selefini aratmadı (metal âleminin en iyi gırtlağı Kiske hariç). Tıpkı Roland Grapow’un Kai Hansen’i aratmamış olması gibi, Sascha Gerstner de Grapow’un yerini dolduruyor. Dani Löble, bir Uli Kusch kadar olmasa da arattığını söylemek haksızlık olur. Gambling With The Devil, Andi Deris’in performansını da en çok beğendiğim albüm oldu. Gözlerimizi yaşartacak, duygulu bir slow olmaması albümün tek eksiği olarak göze çarpıyor. Ancak farklı şarkı tarzlarıyla bugüne dek yaptıkları her işin bir bileşkesi olan, keyifle dinlenecek bir albüm olmuş Gambling With The Devil. Türden hoşlanan herkes mutlaka edinmeli, edinmek istemeyenler de As Long As I Fall, Paint A New World ve Dreambound parçalarını bir kez olsun mutlaka dinlemeli.

Biraz geç kalmış bir yazı bu ama yazılması da gerekiyordu. Kısmet bugüneymiş. Albümü dinlemekten büyük keyif aldığım için hakkında yazmaktan da büyük keyif aldım. O yüzden biraz da uzattım lafı, kusuruma bakmayın, Helloween’siz kalmayın.


Helloween Kadrosu:

Andi Deris: Vokal

Sascha Gerstner: Gitar

Michael Weikath: Gitar

Marcus Grosskopf: Bas

Daniel Löble: Gitar ve perküsyon


Ölmeden Önce Dinlenmesi Gereken Helloween Şarkıları:

Ride The Sky, How Many Tears [Walls of Jericho], I’m Alive, A Tale That Wasn’t Right, Future World, Helloween [Keeper I], Eagle Fly Free, You Always Walk Alone, Dr. Stein, We Got The Right, I Want Out, Keeper of the Seven Keys, Save Us [Keeper II], Kids of the Century, Someone’s Crying, The Chance [Pink Bubbles Go Ape], When The Sinner, Giants, Longing [Chameleon], Sole Survivor, Where The Rain Grows, Why?, Perfect Gentleman, Secret Alibi, In the Middle of a Heartbeat [Master of the Rings], Steel Tormentor, Power, Forever And One (Neverland), Kings Will Be Kings, If I Knew, The Time of the Oath [The Time of the Oath], Deliberately Limited Preliminary Prelude Period in Z, Push, Hey Lord, Revelation, Time, I Can, A Handful of Pain, Midnight Sun [Better Than Raw], Mr. Torture, If I Could Fly, I Live For Your Pain, We Damn The Night, Immortal [The Dark Ride]


Bunu sevdiyseniz deneyin: Avantasia, Masterplan, Iron Maiden, Judas Priest, Gamma Ray

30 Ocak 2008 Çarşamba

Yaşam, Evren ve Masterplan

“Alman gruplarının patlama potansiyeli üzerine”

Masterplan gibi bir grup nasıl anlatılır? Yoksa anlatılmaz, yaşanır mı? Gene de bir deneyelim: Masterplan, insanın kendine yakışanı giymesidir. Yok, hiç olmadı bu. Masterplan, en asil duygunun grubudur. Bu daha iyi ama bir şeyler eksik sanki. Bir daha deneyelim: Masterplan, bir anda ortaya çıkarak Almanlar'ın metal âlemine hediyesi Power Metal'in liderliğini yılların Helloween'inden devralmış, ancak Helloween'in kadro lanetinden nasibini almaktan kurtulamamıştır. Hah, işte şimdi oldu!

Seksenli yıllarda Rock ve Metal, altın çağını yaşıyordu. Metal'in kökenleri halk müziğine dayandığından aynı türü yapsalar da farklı ülkelerin gruplarından farklı tatlar alıyorduk. Brezilyalı Sepultura'nın yaptığı trash'le Amerikalı Metallica'nın, İspanyol Helstar'ın yaptığı bambaşkaydı. Almanya'dan da, Heavy Metal hayranı bir grup genç Helloween diye bir grup kurdu. Helloween, Almanların Heavy Metal'i olan Power Metal'in öncüsü oldu. Çok eleman değiştirdi ama değişen her eleman Helloween'e zarardan çok yarar getirdi. Pink Bubbles Go Ape albümünde solo erbabı Roland Grapow katıldı. 1994 tarihli Chameleon albümünün yarattığı gerilimlerle grubun plak şirketi EMI'den olaylı bir şekilde ayrılmasından bir sonra, bence gelmiş geçmiş en iyi rock vokalistlerinden biri olan Michael Kiske'nin gruptan atılması ve davulcu Ingo Schwichtenberg'in uyuşturucu tedavisi esnasında intihar ederek kendine yazık etmesiyle, Helloween'in “patladığını” düşünüp korktu herkes (başta ben), ancak vokalist Andi Deris ve muhteşem davulcu Uli Kusch'u bünyesine katan Helloween, en güzel albümlerini, herkesin şarkı yazabildiği bu kadroyla çıkardı. 2002 yılında Helloween'e çok şeyler katan Roland Grapow ve Uli Kusch ayrılarak kendi gruplarını kurdular. Vokali de Jorn Lande'ye emanet ederek işi sağlama aldılar.

2003 yılında, askerde olmamı fısat bilen Helloween, Symphony X gibi sevdiğim bir sürü grup, peşpeşe albüm çıkardılar. Ben bunları bulup dinlemek aşkıyla yanıp tutuşurken, Masterplan de grupla aynı adı taşıyan ilk albümünü piyasaya çıkararak bitirici darbeyi vurdu. Çok enteresan bir albümdür bu. Yeni kurulmuş bir grubun ilk albümü gibi değil, âdeta yıllardır birlikte olan elemanların belli bir süreçten geçip ustalaştıktan sonra çıkardıkları bir albüm havası vardır. Grup üyelerinin tecrübelerini konuşturduğu albümün hızı bir an bile kesilmez. Genellikle “marş gibi” olarak denerek eleştirilen Power Metal türünde alabildiğine melodik bir albüm çıkarmak ancak bu kadroya nasip olabilir herhalde. Jorn Lande'nin çok şey kattığı Enlighten Me, klavye ve davul kullanımıyla dikkat çeken Kind-Hearted Light, nakaratı muhteşem Soulburn, Michael Kiske'nin eşlik ettiği Heroes, düz bir yapısı olsa da dinlemesi keyifli Sail On, ağır ve esrarengiz bir temposu olan Bleeding Eyes, romantik When Love Comes Close gibi şarkılar arka arkaya kulaklarıma bayram ettirdiler.

2005 yılında ikinci albümü Aeronautics'i beğenimize sunan grup, benim gözümde Power Metal'in öncülüğünü artık tartışmasız bir şekilde öncülü Helloween'den devraldı. Bu albüme alışmam biraz zaman aldıysa da, sonunda ilk albüm kadar sevdim. Değişen şey, grubun, tıpkı Helloween'in 2000 yılındaki The Dark Ride aldümü gibi daha karanlık bir çizgiye kaymış olması. Ritimleriyle kulak dolduran Crimson Rider, sadece albümün değil, belki de son yılların en iyi şarkısı Back for my Life, muhteşem bir nakarata sahip Headbanger's Ballroom, slow olduğu kadar güzel şarkı After this War, etkili ritmik yapısıyla Into the Arena, yine Jorn Lande'nin ön planda olduğu Falling Sparrow derken Power Metal dinleyicileri (başta ben) yine mest olmuştu.

İki albümde vasat şarkısı bile olmayan grubun içinde işler pek de iyi gitmiyordu. Üçüncü albüm hazırlanırken vokalist Jorn Lande, müzikal farklılıkları ileri sürerek gruptan ayrıldığını açıkladı. Onun şokunu atlatamadan grubun kurucularından Uli Kusch, Darkside.ru sitesinde grup içi demokrasiden memnun olmadığı için ayrılmaya karar verdiğini açıkladı. Helloween'in 1995'te başına gelen “patlama”nın bir benzeri Masterplan'in de başına gelmiş, grup vokalini ve davulcusunu kaybetmişti. Bu durumun Helloween örneğinde olduğu gibi gruba yarayıp yaramayacağını merak eden hayranları (başta ben), bir sonraki albümü beklemeye koyuldular.

Beklenen albüm 2007'de geldi. MKII adını taşıyan albümde, vokaller Mike DiMeo'ya, davul ve perküsyon ise Mike Terrana'ya emanet edilmişti. Ancak Masterplan eskisi gibi değildi maalesef. Her şey yerli yerindeydi aslında. Masterplan dinlediğinizi hemen anlıyordunuz. Yeni gelen elemanlar da sağ olsunlar, eskilerinin eksikliğini hissettirmemek için ellerinden geleni yapmışlardı. Fark, enstrümanlara yaklaşımda yatıyordu. Jorn Lande sesini, Uli Kusch davulunu sadece şarkıyı oluşturmak için değil, müziği zenginleştirmek için de kullanıyordu. Gruba katılan iki Mike'ın da beraberlerinde getirdiği tarz, eskisinin yanında biraz fazla yavan kalıyordu. Kesinlikle kötü bir albüm olmamasına rağmen, senfonik açılışı ve ritimlerindeki dinamizmiyle dikkat çeken ilk şarkı Warrior's Cry, albümün slow kontenjanından listemize dâhil olan Lost and Gone, akıcı Keeps me Burning, grup üyelerinin uyumunu takdir edeceğiniz Take me Over, nakaratıyla beni benden alan I'm Gonna Win, hızlı ve yer yer Dream Theater'ı anımsatan Watching the World, ağır ama seksî tempoya sahip son şarkı geleneğini bozmayan Heart of Darkness gibi harika şarkıların eski kadro tarafından nasıl çalınacağını merak etmekten kendimi alamadım. Yine de, grubun ilk albümüne benzeyen (ancak kesinlikle tekrar etmeyen) MKII'yi dinledikçe sevdiğim bir gerçek.

Tıpkı Helloween gibi, Masterplan de Metal dünyasının iyimser kanadının bir mensubu. Şarkı sözleri Tanrı sevgisi, bilginin ışığı, insanların birleşmesi, silahların ortadan kalkması, iradenin zaferi, barışçıl Dünya gibi, Thomas Moore'un Utopia'sının 21. yüzyıl anlayışıyla yeniden yorumlanışına göz kırparken bazı muhafazakâr değerleri de baş tacı eden, ancak her iki kutbu da mantığın önüne geçirmeyerek kendisiyle çelişmemeyi başaran bir felsefenin ürünü.

5 yıl önce hayatımıza giren Masterplan grubu, Metal âlemine üç albüm, dirilen bir Power Metal ve kökenlerini oluşturan grupların bile erişemediği, eşsiz bir müzikalite kazandırdı. Umarım değişimler uzun vadede gruba kazanım olarak geri döner ve (muhtemelen) 2009'da çıkacak olan albüm, yine ağzımı açık bırakır.

Grubun kadrosu:

Mike DiMeo: Vokal
Roland Grapow: Gitar
Jan S. Eckert: Bas
Axel MacKenrott: Klavye
Mike Terrana: Davul

Diskografi:
2003: Masterplan
2005: Aeronautics
2007: MKII

Sevdiyseniz deneyin:
Helloween, Iron Maiden, Motörhead, Manowar, Judas Priest, Blind Guardian, Symphony X

31 Mayıs 2007 Perşembe

Judas Priest: Painkiller


Sene olmuş 1991. Artık hafiften "rock kaşarı" olmaya, dinlediğim her şeyden etkilenmemeye başlamıştım ki Painkiller suratımın ortasına okkalı bir Osmanlı tokadı gibi oturdu. Dakika 1, gol 1. O nasıl bir davul solosudur öyle kardeşim? O nasıl etkileyici bir açılıştır? Daha kendime gelemeden Hell Patrol başladı ki, kendileri zaten albümün en sevdiğim parçasıdır. All Guns Blazing hayatımda dinlediğim en gaz şarkılardan. Leather Rebel'daki çift cross olayı daha bir gaz (bu şarkıyı da severim). Metal Meltdown'la albüm hız kesmeden devam ediyor. Nightcrawler konusunu bir çizgi romandan alan eşsiz bir parça. Between the Hammer and the Anvil'in nakaratı yeter. Geldik albümün anlam ve önemini oluşturan parçaya: A Touch of Evil. Rob Halford'un klasını konuşturduğu söz konusu ballad'ımızı dinleyip etkilenmeyecek insan var mıdır acaba? One Shot at Glory'yle bu eşsiz albüm, eşsiz bir şekilde bitiyor. Dinlemeye doyamam.

Iron Maiden: Somewhere in Time


Çok düşündüm Powerslave'i mi, Seventh Son'ı mı yoksa SiT'i mi yazayım diye. Pop müzikten metale yaptığım yumuşak geçişte Axxis -> Kingdom of the Night ve Alice Cooper -> Trash albümlerinden sonra bitirici darbeyi vuran Powerslave'de Aces High, 2 Minutes to Midnight, Powerslave ve Rime of the Ancient Mariner gibi ağır toplar olsa da inişli çıkışlı bir albüm ve diğer ikisi kadar olgun bir müzikal yapıya sahip değil. SiT ile Seventh Son arasında karar vermemde etken olan parametre ise hangi albümü dinlerken daha çok eğlendiğim oldu. Sonunda Somewhere in Time'da daha fazla eğlendiğime karar verdim. İlk şarkı Caught Somewhere in Time zaten riffleriyle beni benden alır. Wasted Years basit bir şarkı olsa da güzeldir. Sea of Madness'ın nakaratı mükemmeldir. Heaven Can Wait çok iyidir. Lonliness of the Long Distance Runner'da Nicko McBrain'in crosslarla yaptıklarını yapabilecek başka kaç tane davulcu var acaba? Stranger in a Strange Land mistiktir, albüm biraz yavaşlar ama bu kesinlikle kötü bir şey değildir. Deja Vu ile yine hız kazanırız. Alexander the Great ise mükemmel bir albüm için mükemmel bir finaldir. Dinlemeye doyamam.

Helloween: Keeper of the Seven Keys


Bırakın başka grupları, Helloween'in kendisinin bile aşamadığı bir müzikalitenin var olduğu çiftli albüm. Part I, 1987 yılında çıktı. İlk albümleri Walls of Jericho'da Kai Hansen'in "güzide" sesiyle vaziyeti idare eden Helloween, bu albümde 18 yaşındaki Michael Kiske'yle işi sağlama almıştır ki bence bu eleman gelmiş geçmiş en iyi rock vokalistlerinden biridir (Bruce Dickinson ayrıldığında Iron Maiden'a geçmesini çok istemiştim). Part I'den çıkan unutulmaz parçalar arasında Future World, Halloween ve Kiske'nin döktürdüğü ballad A Tale that wasn't Right sayılabilir. Bir sene turne yapan grup, 1988 yılında Part II'yi çıkardı ve yer yerinden oynadı. Power Metal denen müzik türü doğdu. "Öne çıkan parça" diye bir şey yok bu albümde. Şarkıların hepsi önde. Kiske eşsiz söylüyor, Kai Hansen (gerçi ben Roland Grapow'u tercih ederim) ve Michael Weikath mükemmel sololar ve ritmler atıyor, Marcus Grosskoph (koca kafa?) bass'ı konuşturuyor ve davulda Ingo Schwichtenberg (toprağı bol olsun) agresif ritmlerin hakkını veriyor (Eagle Fly Free ve Keeper of the Seven Keys, özellikle coştuğu parçalar). Dinlemeye doyamam.